Ana içeriğe atla

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.

Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?

Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi?
Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani.
Geri toplamaya gerek var mı sence?

Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum.
Senin açından içinde bulunduğun hayatın şartları (sınırları) bir sığınak mı yoksa bir mahbes mi?

Her sığınak biraz mahbestir belki. Belki her mahbes biraz da sığınak. Bu arada mahbes kelimesinin ne olduğunu bilmiyormuşum ben, sözlükten baktım. Ben bazen pek çok şeyi bilmediğimi hatırlıyorum, bunu hiç unutmamak çok daha iyi aslında. İçinde bulunduğum hayatın şartları zor, çok özlemekli öncelikle. Ailemi çok özlüyorum, hep özlüyorum. Bazen yanlarındayken bile özlüyorum. İşim gereği her güne karşı bir gün özlemek var benim hayatımda. Zorlanıyorum biraz. Fakat bir yandan kendime bakmak için iyi bir sığınak, içime bakmak için, kendimle konuşmak, kendime okumak, kendimi görmek için belki. Yoruluyorum, yorulduğum zamanlarda kaçabileceğim bir içim var.
Hayat sınırlı bir şey, bunu biliyoruz, ucunda ölüm var yani. Hepimiz bu sınırın dâhilindeyiz, bazılarımız çok yakın. Sınırlı alanlarda kısa paslaşmalar ile işte, hayatımın güzellikleri ile geçiyor zamanım, sürdüğü kadar sürsün.
Sığınak mı yoksa mabes mi? Her ikisi de, hiçbiri belki. Değişen, dönüşen, güçlenen, zayıflayan sınırlar, şartlar, mekânlar, en önemlisi de insanlar. En çok insanlar buna dâhil, ne şanslıyım aslında bir yandan, en önemli sığınağım sevdiklerim.

Şiirlerinin çoğunda bir anlamlandırma, bir tarif var veya ben öyle okuyorum. Peki, sen yaşarken veya yazarken, tanımlamayı başa mı alırsın sona mı? Tanımlamasan nasıl bir yaşamak çıkartırdın karşımıza ya da nasıl bir Özgür Ballı şiiriyle karşılaşırdık?

Bunun üstünde düşünmemiştim hiç. Benim için cevaplaması zor bir soru çünkü başka türlü bir yaşamak bilmiyorum ben. Şiirlerim içinse biraz daha esnek cevaplayabilirim sanırım, çünkü deniyorum, denemekten yorulmayan bir denemek benimkisi. Ama deneysel şiir gibi değil. Değildir yani, okuyorsunuz işte. Kendi içimde, kendi sesimi deniyorum, neyi hangi imkânla söyleyebilirim diye sanırım. Ben yazarken ya da yaşarken tanımlamayı başa alırım sanırım. Bu doğru bir tespit.
Çünkü bilinmezlik benim için kaygı verici. Sanırım kişisel bir şey. İyi bir şey varsa, ya da bir sorun, ben tanımlamak isterim, bilmek isterim, bileyim ona göre davranayım isterim. Bir sorun varsa hemen konuşulsun isterim mesela, başka türlüsünde içim rahat etmez.

Tanımlamadan şiir yazsam, anlamlandırmadan, tarif etmeden. Bunu da bilemedim şimdi, vardır belki öyle şiirlerim de, yok mu? Belki de yoktur, çünkü bir şey söyleme mecburiyetidir bence şiir. İşaret etmek gibi olmasa da bir şey söyleme. Söylediğin şeyin işaret ettiğin bir tarafı, bir tarifi de oluyor sanırım. Yani salt imgeye dayalı, lirik, okuyan kişilerin %90 ının hiç anlamayacağı kapalı şiirleri tenzih ederek söylüyorum tabii bunu. Ki onların da mutlaka tarifledikleri bir şeyler vardır
belki. Benim için şiirden anlamı eksiltince geriye pek bir şey kalmıyor. Bu söylediğimle bazı
şair arkadaşlardan ayrılmış oluyorum sanırım şiire bakış itibariyle.

Şimdi iki kitabın üzerinden bir başka soruya geçmek istiyorum. “İronika” bize –her ne kadar adının anlamına biraz uzak düşse de- ince bir hüznü de getirmişti. Kim ne derse desin “Ben Seni Sonra Ararım”da da bu var. Özgür Ballı hüznünü bastırır mı, hüzün; nasıl ve niye?

Kimse bir şey der mi? Bence demezler, var çünkü hüzün. Olmaması mümkün mü zaten, değil gibi bence. Çünkü hayatın içinden yazıyoruz, çünkü şiir hayata dâhil. Karşılıklı bir dahiliyet. Özgür Ballı hüznünü bastırmaz belki ama yedirebilir aralara. Bu aralara yedirmek deyimi de ilginç. Yani arabeske düşmeden, dramatik sınırına yaklaşmadan hüznü tutmaya çalışıyorum. Aslında bunu yapmak benim için hep bir çizgi. Yapamadığım şiirlerimden anında vazgeçtiğim bir çizgi. İstemiyorum salt hüzünden şiir yapmayı. Doğru da bulmuyorum bir yerden sonra. Hayat öyle bir şey değil bir yandan çünkü. Neden öyleymiş gibi yazayım.

Hüzün, nasıl ve niye? Hüzün kaçınılmaz çünkü. Bu ülkede mutluluklar tek tek ve seyrek,  mutsuzluklar çok çok ve sık sık çünkü. Bizim mevsimimiz bu. Nasıl olmasın hüzün? Baksanıza şu olan bitenlere. Hüzün bu coğrafyanın gerçeği.

Bir de Özgür Ballı şiirinin bir tekniği var, özellikle oluşturulan üslup dikkat çekici. “Ben Seni Sonra Ararım” oluşurken dilin hangi boyutlarından faydalandın, kitaba ait bir sözlük oluşturmayı düşünüyor musun?

Nasıl konuşuyorsak öyle yazıyorum ben sanırım, suni bir dil olsun istemedim, istesem de  eceremem gerçi. Ama mesela memleketimden faydalandığım bir şiir var, “gelişim” şiiri. Gerçi orada lazca kelimeler de var ama ben lazca bilmiyorum, bilseydim keşke. Dil bir zenginlik. Dilin hangi boyutları var, buna bakmam lazım sanırım biraz. Ben zorlama dile karşıyım şiirde, buna eminim bir tek. Hani yazarken bile zorlanıyorsa şair, okur ne yapsın değil mi? Okur okusun diye basit bir dille yazılsın demiyorum, sadece şiir söylemekse, bunu en yalın haliyle yapmanın bir zararı olmaz diyorum ben. Kitaba ait bir sözlük. Şimdi siz sorunca düşündüm, bilmiyorum, sözlük gerektirecek bir kapalılık var mı acaba “ben seni sonra ararım” kitabında. Yok sanırım, düşündüm
şimdi, kitaba ait bir sözlüğe gerek yok. Sözlük ihtiyacı duyan birisi olursa okurdan bana ulaşabilir. Çünkü artık herkes herkese ulaşabilir. Çünkü twitter var, facebook var, mail adresi var. Çünkü artık herkes herkesle arkadaş. Bana sorsunlar. Şair burada ne demek istemiş gibi değil tabii. O zaman olmaz. O zaman ben zaten becerememişim demek olur bu işi. Ama sorsunlar, sözlük olsa ne soracaklardıysa sorsunlar. Buralardayım.

Ben bu samimi cevaplar için çok teşekkür ediyorum. Ha unutmadan, kitabın çıkmış Özgür, hayırlı olsun.
Eyvallah sayın Ekinci. Eyvallah.

Yılların çabası bir bütün olarak karşımızda duruyor: “Paslı Çiçek”. Öncelikle hayırlı olsun. İrfan, şiir senin hayatına nasıl müdahale ediyor? Sen şiiri nasıl tarif ediyorsun, buradan başlayalım istersen.

Kitapla ilgili güzel niyetin için teşekkür ederim abi. Kitaptaki şiirler yekûn olarak 2009 yılından 2015 yılına kadar geçen bir süreyi kapsıyor. Altı yıllık bir sürenin şiirleri diyebiliriz. Sürenin uzaması ve şiirlerin yıllara yayılmasının sebeplerinden bir tanesi de az yazıyor olmam. Yazmaya çalıştığım şiir ya da genel olarak şiirin karşılığı şu; bize öğreten, öğretmen durumunda olan kurulan, kurgulanan bir şeyden bahsediyoruz. İstiklal şiirinden hareketle ecdadın bu toprakların vatan olması için verdikleri mücadele, namusları için gözlerini kırpmadan verdikleri can geliyor aklıma. İsmet Özel’den hareketle şiiri tarif etmeyi seviyorum ve bu tarifi sürdürerek şunu söyleyebilirim; şiir bize kurak, kırçıl ya da bereketli fark etmez, üstünde yaşadığımız toprakların vatan olduğunu öğretmiştir, işte şiirin tarifi bizzat böyle bir şey. Türkiye denilince vatanımız veya yurdumuz aklımıza geliyor. Şiir Türkiye’nin vatan olduğunu ve Türkiye’nin bizim yurdumuz olduğunu öğretmekte, bize bunu dakika dakika hatırlatmaktadır. Allah’ın kulu olarak şiire çok şey borçluyum, bu vatana borçlu olduğum gibi.

Şiirlerindeki sert kelimeler hemen dikkati çekiyor. Yepyeni bir şiir dili kurmak ister miydin, kullandığımız dili yeterli görüyor musun?

Yazmaya çalıştığım şiire hayatım dâhil. Ne yaşadıysam, ne gördüysem bunu dâhil ettim. Tütün tarlaları, kayısı ağaçları şiirde hayatım kadar gerçektir. İçinde mücadele olan, kavga eden bir hayat benimkisi. Haliyle şiir de bundan beri duramıyor. Ilımlı şiir yazabilir miydim ya da şiirim ılımlı oluşa müsait olur muydu bilmiyorum.
Ancak mesele bizzat güzel günler, iyi günler görmekle alakalı. Diyeceksin ki hiç mi güzel günün yok, var, ancak o da kavga şiirine dâhil. Bu dâhil olma durumu otomatik olarak etkilenmiş ancak biricik olma özelliği taşıyor. Şiir konusunda şuna inanıyorum; şairin her ne kadar bir üslubu oluşmuşsa da bu stabil bir durum değildir. Şair etkiye açık oluşundan kaynaklı bu üslup çerçevesinde yeni bir ses ile konuşmaktadır. Yeni ses haliyle dili yetersiz bırakmakta ve yenilenmektedir.
Zaten şiir dediğimiz hadise tamah eden, tamam bu benim aradığım ses diye ikrar eden bir şey değil. Böyle olsaydı birinci yeni olan Garip şiiri ya da İkinci Yeni’nin şiir dili bize yeterli gelirdi. Bugün şiir yazmaya ya da şiir yazılmasına gerek kalmazdı. Ancak şiirdeki yenilik arayışı ve atılım girişimleri olduğu sürece biricik şiir yazılmaya devam edilecek. Yazılan her yeni şiirde parça parça yeni dil ile hayatımıza dâhil olacaktır. Özetle bundan önce kullandığımız dil yeterli olmadığı
gibi yarın da aynı yetersizlikle devam edecek. Mesele burada sağlam şiir için biz ne yapıyoruz veya sağlam şiirin yerini tespit etmek için neler yaptık?

Ben bir mesele hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Lirizm senin için düşünülmesi gereken bir mesele midir? Lirizmle aran nasıl? Meyyal misin, kaçar mısın yoksa tenezzül etmem mi diyorsun?

Lirizm ile benim yazmaya çalıştığım şiirin arası pek iyi değildir. Şiirlerde yer yer lirizmi hatırlatan ifadeler veya dizeler yok mu, var. Ancak şiirin orasında olması gerektiği için varlar. Bilinçli bir hareket bu, şöyle beyan edeyim ya da; sakatlanan oyuncunun yerine kötünün iyisi olan yedeği dâhil etmek gibi bir şey. Lirizm’den kaçmadım ancak bir mesafe koydum. Lirizmi tüketilmiş bir kaynak olarak görüyorum. Bundan hareketle şiire çok da fazla katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Bugün Neo Lirik diye bir şiirden bahsediliyor ve uzun zamandır şiirin gündemine
dair bunu konuştuk. Günümüz şiiri için ne yaptı ne tür katkılar sağladı, muğlak.
İkinci Yeni dediğimiz hadiseyi ne kadar sarsabildi, cevapsız. Lirik şiirle aramızda dostça olmayan, müsaadem çerçevesinde bir muhatap olma durumu söz konusu. Bu yarın değişir mi, beyanlarımı bana geri aldıracak lirik bir şiir yazılır mı bilmiyorum. Bekleyip göreceğiz.

Yaşadığın toprakların, içinde bulunduğun hayatın elbette ki senin dünyanda ve şiirinde yeri çok mühim. Sen bunu nasıl anlatırsın, yazdıkların bir hayat mahsulü mü, nasıl?

İkinci sorunun cevap kısmında sorduğun sorunun kısmen karşılığı var ancak benim bunu biraz açmam lazım. Doğduğum, büyüdüğüm toprakların üstündeki gökten başka gök olmadığını ve göğün sadece benim mahalleme ait olduğunu düşünürdüm. Tütün tarlasına gittiğim zamanlarda mahalledeki göğün beni takip ettiğine inanır ancak bu kadar hayal kurabilirdim. Senin kadar bir dünya, var olduğun kadar bir gök. Sonra okumaya, okumakla birlikte öğrenmeye başladım. Başka şehirlerin olduğunu, yaşadığım ilçeden büyük ve ilçemin bağlı olduğu bir ilin olduğunu öğrendim. Hayret ettim ve bu hayreti bir kenara not ettim. Derken acının, yokluğun nasıl tonajlı olduğunu öğrendim, işte bunu da not ettim. Sonra komşumun kızı bir bit yüzünden iftiraya uğradı ve evde kaldı, o kız o gece kendini bir iple astı, bunu da not ettim. Büyüdüm, büyüyünce şiir hayatıma dâhil oldu ve bu notları, yaşanan her ne varsa şiire dâhil ettim. Pamuk tarlasında verem olan
kız kardeşimi, genç kız olamayan annemi, düştüğüm kayısı ağacını. İntihar eden bir memurun neden intihar ettiğini bu şiire dâhil ettim. Yaşadım, şiir oldu. Mesele yine İsmet Özel’e geliyor; yaşamayı bilmekle alakalı. Ya yaşamayı bilmiyorsak, işte hayata dâhil bir şiir ağzımızı burnumuzu kırarak bunu öğretiyor.

Paslı Çiçek bir ilk hamle olarak ayakları yere sağlam basıyor. Evet, bence bu bir hamle, sıkı bir hamle. Peki, nereye vuruyor, nerelerden yankı bekliyor, bizi nerelere taşımayı istiyor?

Paslı Çiçek bu topraklara, topraklar üzerinde yaşayan insanlara karşı bir mesuliyet taşıyor. Belediyeden, televizyondan, radyodan herhangi bir beklentisi yok. Şiir gecelerinden, orta sayfa söyleşilerinden. Doğuda taksiye çıkmış bir baba evine ekmek götürebildi mi ya da 40 gündür izinsiz çalışan bir polis çocuklarının gözlerine bakarken hafifleyebiliyor mu bizzat bununla ilgili. Milyon liralık dairelerde oturan insanlarla işi yok, portakal satan pazarcılarla işi var. Otobüs şoförleriyle, onlar Paslı Çiçek’in farkında olurlar mı bilmiyorum ama bir derdi var. O atların geri döneceğine inanıyor, atlarımızı geri alacağımız günlerin geleceğini beyan ediyor.

Bir de bize özel bir soru yöneltmek istiyorum. Aşkar bizim için bir mevzi biliyorsun. Bize sendeki Aşkar’ı, onunla kurduğun bağı, konumunu anlatabilir misin?

Aşkar evimiz, Türkçe vatanımız. Bu bir spot değil, kâfirin yüzüne inmiş esaslı bir yumruk. Bu yumruklardan Aşkar’da çok var. Muhammed Ali yumruğu kadar çok. Aşkar benim evim, yurdum. Çok şey öğretti, hayatıma yani şiirime kucak açtı. Oradaki dostlar, teker teker ismini aymayacağım insanlar, kalbimdeki insanlar,

dostlarım. Bu topraklar için bir mesuliyet taşıyor Aşkar, görevi var. İyi şiir, iyi eleştiri, iyi öykü. Kısaca iyi bir dergi nasıl olur bunun kavgasını veriyor. Yağında kavrularak, hamisiz, inanarak. Çok kıymetli işler yaptı ve yapmaya da devam edecek Allah’ın izniyle. Hakikat vuku bulana kadar kılıcını kınına hiç sokmayacak.
Ben Aşkar’dan razıyım, umarım o da benden razıdır.

Aşkar senden her zaman razı İrfan. Paslı Çiçek’i bize armağan ettiğin için ve bu içten cümlelerin için tekrar teşekkür ediyorum.


Eyvallah abi eyvallah…

Bu blogdaki popüler yayınlar

AŞKAR 39 İÇİNDEKİLER

ŞİİR

MUŞ BİZİM NEYİMİZ OLUR Özgür Ballı
İMSAKTA LOKMA HESABI Hikmet Çamcı
BURUCİYE MEDRESESİ RAHLEDE BİRİKEN TOZ Erdal Çakır
ALLAH VEKİL, TÜRKİYE VATAN İrfan Dağ
EK KIRK Aziz Mahmut Öncel
ZEMHERİ Çağrı Subaşı
SEVGİ::ODAK Muhammed Sarı
CENNETE GİDEN YOL Yağız Gönüler
"SON GÜLÜMSEME BİR ÖMRÜN ÖZETİ OLDUĞUNDAN" Cihad Özsöz
KUNDURALARIYLA ZIPLAYAN ADAM Şafak Tarhan
KENAR Yasin Fişne
İFTİTAH Eyüp Aktuğ
BEN Kİ Eray Sarıçam
ŞİİRİ SEV, TÜRKİYE'Yİ KORU Ali Yılmaz
ROMA YALNIZ SURLARIYLA YÜKSELİRKEN Merve Parlak
15 TEMMUZ Yunus Emre Altuntaş
SÖZÜN SONBAHARI İdris Ekinci

HİKAYE

YALAZA Mukadder Gemici
KADERİN DÖNGÜSÜ Erol Yıldırım
KUTSANMIŞ Metin Çalı
MİSKET’İN SÜEDA’SI Hafsa Esen

SÖYLEŞİ

İÇİMİZDEN SÖYLEŞTİK I
Şair Şafak Tarhan
İÇİMİZDEN SÖYLEŞTİK II
Cihat Özsöz

TAARRUZNAME

KALANLAR Aziz Mahmut Öncel
BENCE Özgür Ballı
ŞİİRİN YERİNİ BULMAK Sırrı Can Kara
MESÛLİYET MESELESİ
KÖLELİĞİN AZARLANIŞI veya GÖSTERİŞSİZ GÖSTERİ İdris Ekinci
NE İÇİN GELDİK, NEREYE GİDİYORUZ? Merve Yüksel

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ: Hatice Ebrar Akbulut
Hayatımda güzel olan ne varsa öykü de orada. Ben uzunca bir süredir her şeye öykü olarak bakıyorum.”
Sizi öykü yazmaya yönelten şey neydi? Beni öykü yazmaya yönelten şey öncelikle şiir yazamıyor olmaktı; bunun dışında tesadüfen yazdığım şey öykü oldu ve ben öyküye öyle başladım. Yani artık öykü yazmalıyım şeklinde planlı bir durum değildi. Şiiri içimde hissetsem de onu yazamadım ama öyküyü yazabildim. Sanırım olay bu. Hikâye anlatmayı çok seviyormuşum meğer. Hatta ben hikâyeler anlatmak için yaratılmışım. Öğrencilerim de derslerimin hikâye kısımlarından çok keyif aldıklarını söylüyorlar. Ayrıca öykü şiirden daha sağlam bir liman.
Hangi öykü yazarları ve hangi öykü kitapları sizi etkiledi? Sabahattin Ali tüm öyküleriyle beni etkiledi. Refik Halit Karay- Memleket Hikâyeleri, Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm, Abdullah Harmancı-Muhteris, Orhan Duru-Bırakılmış Biri, İzzet Yasar- Camdan Mezbahalar, Necati Tosuner, Cemal Şakar, Mehmet Kahram…

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE KONUŞTURAN: Aşkar Dergisi
Yazarın yakın zamanda çıkan Uzun ve Lacivert Günler isimli öykü kitabı ve öykücülük serüveni üzerine samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
"Aslında bütün derdim ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek. Bunun için uğraşırken dediğiniz gibi bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Öykünün öncelikle bir imkân olduğunu düşünüyorum. Hem de yabana atılmaması gereken önemli bir imkân."

301 ve Sınır isimli öyküleriniz bir acıyı omuzlamakta, gelip geçmeyen ortak gerçekliğimiz ölüm ve vicdan kavramlarına dokunmakta. Bütün bu sınırların arasında "insan" sizin öykülerinizde neye tekabül ediyor? İnsanı öykülerimde özellikle bir şeye tekabül ettirmek gibi özel bir gayretim yok açıkçası. Ama bahsettiğiniz duyarlılıklar yükselince böyle bir algı elbette oluşuyordur. Bu ve benzeri öykülerime çağının tanığı olmak zaviyesinden bakılabilir. Basit, sıradan ve maalesef çok etkisiz bir çaba. Böyle olduğu halde yazmaya devam ediyorum çünkü e…