Ana içeriğe atla

SIRTIMIZI ŞİİRE YASLARKEN

SIRTIMIZI ŞİİRE YASLARKEN
SÖYLEŞİ: Hüseyin Karacalar

Dergimiz editörlerinden İdris Ekinci ile yeni çıkan kitabı “Poetik Fiiller” üzerine konuştuk.

Ne yaparsam yapayım, neyle uğraşırsam uğraşayım her şey gelip şiire dayanıyor.”


İki şiir kitabından sonra çıkan üçüncü kitabın “Poetik Fiiller” hayırlı olsun. Onca yıldır içinde bulunduğun, kafa yorduğun meseleler bir kitap olarak elimizde duruyor, neler hissediyorsun?

Bir uğraşının ardından, emeklerinin somut bir karşılığını görmek insanı elbette mutlu eder, kişiye bir ferahlık verir.  Yazılarımın kitaplaşması benim için önemli. Çünkü nesir bir ciddiyetin, kaygının ve yapılanın yerini, mevziini sağlamlaştırma derdinin bir tezahürüdür. Ben neyi, niçin, nasıl yaptığımı anlatmayı severim veya neyin, niçin, nasıl yapıldığını anlamayı. 

Kitabın arka kapağında yazılan metinden yola çıkarak bir soruyla devam etmek istiyorum. “Şiir bilgisini kurma yolunda” eleştiri, poetik ve kitap değerlendirme yazıların sana ve şiirine dönüşü nasıl oldu biraz bahseder misin? 

Şiir ele avuca gelir bir sanat eylemi değil çoğunca. Onun kendine has bir yapısı, teknikten, kontrolden, düşünceden, kuraldan uzak bir tarafı da var. Bir yerde şiir vücut buluyorsa, geriye çekilip seyretmesini bileceksin. Teori ve yorum çalışmaları ise bu seyredişin bitimiyle başlar. Neyi seyrettiğini, hatırlaman gereken yerleri, daha iyi nasıl seyrederim konusunu, seyredip seyredemediğim gibi birçok meseleyi yazarken anlarım. Bu anlayış ve fark ediş durumu bir dahaki seyrin daha sağlam olacağına işaret eder. Bunun dışında şiir üzerine yazmak ya da düşünmenin şiiri kuşatmak gibi bir safdilliğe varmaması gerek. Çünkü şiir sentezdir, onun zuhur etmesiyle her şey artık eski hüviyetinde değil şiirin verdiği yepyeni bir yapıyla var olur. Yazı, tahlil, eleştiri gibi fiiller analizdir. Yani şiiri anlatmazlar, şiirin veya bir sanat eserinin malzemelerinden, biçiminden, yapıtaşlarından bahsederler. Dolayısıyla, benim poetik ve eleştiri yazılarım gelişine vurmamak için sarf ettiğim gayretin bir göstergesi.    

Türkiye'de eleştirinin hallerini takip ettiğinde bir eserin eleştirisi yapılırken en çok şahsi çıkarımlar mı göze çarpıyor yoksa kuramsal yöntem ve tekniklerle mi değerlendirmeler yapılıyor?

Türkiye'de kendini eleştiri işine ciddi ciddi veren birkaç isim dışında, benim gördüğüm kadarıyla fazlaca bir kişi yok. Kıyısından köşesinden eleştiri her yerde var ve fakat bu durum eleştirinin kuvvetli bir zeminde ilerlediğini göstermiyor. Bir yönteme dayanılarak yapılan, bunu da eserleriyle ortaya koyan kaç eleştirmen var bunu düşünmek lazım. Aklıma bazı isimler gelmiyor değil fakat bu öyle büyük bir yekûn tutmuyor. Çok değerli, tahlil ve tespit gücü yüksek kalemler elbette ki var. Onların da etkinliği ya da edebiyat ortamındaki yerleri tartışılır. Eleştiride önemli olan, her neyi ele alıyorsan, neyi masaya yatırıyorsan uğraştığın o şeyin atmosferinde soluklanıyor olman lazım. Bu nokta bütün teknik meselelerden daha önemli. Bunu bir misalle açıklayayım. Mehmet Kaplan'ın şiir üzerine yazdıklarıyla mesela bir Cemal Süreya'nın yazdıkları okunduğunda aradaki fark açıkça görülebilir. Biri şiirin daha çok dış unsurlarıyla, görüntüsü, sesiyle uğraşırken, diğeri şiiri bir şair duyarlığıyla, hissederek anlatır. İkisi de kıymetlidir ancak ikincisi şiiri incitmemeye çalışan bir incelikle çalışır. Şimdilerde şiir üzerine yapılan çalışmalar bir kuramdan daha çok şahsi çıkarımların gölgesinde ilerliyor. Bu da haliyle şöyle bir sonuç doğuruyor: Eleştirmen bir şiir iklimi içinden konuşuyorsa, şiirin tarihinden ve bugününden haberdarsa faydalı oluyor; yok başka atmosferlerde dolaşıyorsa kendini tatmin etmekten öteye gitmiyor.

Şiir üzerine eleştiri yapabilmek en riskli işlerden biridir, demişsin. Sende kitap boyunca şiiri masaya yatırmışsın. Neden bu riski aldın?

Ortada bir risk varsa ona talip olanlar da vardır. Ben risk kelimesini şunun için kullandım: Şiir sayılıp dökülecek bir yapıya sahip değildir ya da şiiri sayıp dökmek hiçbir şey kazandırmayabilir. Benim derdim şiirlerin daha iyi anlaşılması falan değil. Şiir üzerine düşünülmesi gerektiği üzerinde daha çok duruyorum. Bunu yaparken de ister istemez elle tutulması zor alanların sınırları içine girmiş bulunuyorum. Dolayısıyla risk ve gereklilik hali birlikte ortaya çıkıyor. Yani riski göze alamayınca bir gereklilik ıskalanmış oluyor. Gerekli olanı yapmaya çalışınca da risk almış oluyorsun.

“Şiir mi Kuram mı?” başlıklı yazın çok doyurucu olmuş. Okuyucu bu yazıyı okumadan önce senden öğrenmek istediğim şu: Günümüzde kuramsal çalışmalar üzerinde ısrarla duran şairler, şiirlerinin okunurluğunu, konuşulmasını geri plana atmıyorlar mı? Kuramı konuşmak, kuram üzerinden tartışmak okuyucu için ne kadar önemli? 

Derdi hemen, birden, çokça konuşulmak olanın yaptığı aynen senin söylediğin gibi. Şiir üzerine her ne yaparsak yapalım ve ne kadar yaparsak yapalım nihayetinde ortaya konulacak olan şiir her zaman bir adım öndedir. Bu zaten işin tabiatı gereği böyledir. Kimse sırf kuram yapmak için kuram yapmaz; bütün kuramlar daha iyi nasıl bir eser oluşturulabilir onun peşindedir. Yalnız burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var: Ciddi, sahici teorik çalışmaların yapıldığı bir ortamda şiir üzerindeki dikkatler canlı ve taze olacaktır. Tabii ki  bir dengeyi gözetmek kaydıyla, o da teorinin bizzat ürünle desteklenmesidir. Teoriyle boğuşan bir ortam aslında topu çevirmekten başka bir iş yapmıyor demektir. Çünkü tarihte gerçekleşen en net vakıalardan biri de eserden kurama gidiş olmuştur. İnsan yaptığından hareketle bir şeyleri açıklama gereği duyar, henüz hiç yapılmamışı olanı neden açıklama ihtiyacı duysun ki? En azından durum şöyledir: Hangi öncü, avangard, devrimci hareket olursa olsun yaptığı ilk iş kendinden önce yapılanları sigaya çekmek olmuştur. Buradan da şuraya gelmiş oluruz: "Önce yap sonra açıklarsın."   

İsmet Özel'in altını çizdiğin bir cümlesi var: “Yeni olan her zaman iyi değildir ancak iyi olan her zaman yenidir.” Bu cümledeki yaklaşımı göz önünde tutarak  şiirde yenilik meselesini sorgulayan bir yazı yazmışsın. Türk şiirinin yenilik serüvenini bir çerçeve içine alarak gayet güzel hatırlatıcı bir yazı olmuş. Ben bu yazıdan hareketle şunu sormak istiyorum. Türk şiiri bugünlerde yeninin mi yoksa iyinin mi peşinde?

Bugünlerdeki yapılan işlerin en temel özelliği, şairin bizzat kendi kendine seslenmesinden ibarettir yahut kendi gibi bir şairi düşleyerek hareket etmesi gerçeğidir. Şöyle açayım: Şimdilerde adına şair denilen çoğu kimse şiirini şahsî bir çizgide devam ettirmektedir. Bir kuramın, hareketin, akımın etrafında ya da çevresinde şiir yazan şairleri görmek oldukça zor. Birbirine benzer ürünler var fakat aynı duyarlılıkta olmadıkları açıkça görünüyor. Zaten ortada olan ürünleri genel olarak birkaç gruba ayırabiliyoruz, yani her tarafta hep aynı şiir dolaşıyor. Buradan gelmek istediğim nokta şu: Eğer şiirin gelişim çizgisinden haberdar ve şairliğine halel getirmeyen birinin eseriyse karşılaştığınız, onun hem iyi hem de yeni taraflarını hemen fark ediyorsunuz. Ortamdaki dönen oyunları iyi kavramış, kendisi de kıvrak bir yapıya sahip insanların ürünleriyse elinizdeki, burnunuza gelen koku kesif bir yenilik düşkünlüğünden başka bir şey değildir. Zamanımızın en göze çarpan özelliklerinden biri de, bu iki unsuru da üzerinde aynı anda taşıması. Yani, duruşuyla tamamlanmış bir bütün ortaya koyan şair ya da edebiyatçıyı bulmak çok zor. Bir musluktan temiz ve kirli su aynı anda akar mı? Zamanımızda böyle. Bu yan yana gelişten daha çok kim karlı çıkıyor, oturup düşünmek lazım.

“Poetik Fiiller”de dikkatimi çeken bir şey var. Kitap boyunca bütün değerlendirmelerinde yerli olanı kaleme almışsın. Batıdan iki ismi kitabında değerlendiriyorsun. Birisi “Edebiyat Ne İşe Yarar?” kitabıyla Rita Felski, diğeri ise “Etkilenme Endişesi” kitabıyla Harold Bloom. Batıdaki edebiyat kuramlarının yerli düşünceye katkısı ne durumda? Bazı edebiyat mahfillerinde okuduğumuz, görsel şiir, maddeci şiir, deneysel şiir veya felsefi şiir gibi çalışmalara baktığımızda modern Türk şiiri için bu batı etkisi içselleştirilmiş mi yoksa yapay mı ilerliyor?

Bundan sonraki yapacağım çalışmalarda Batı'dan daha fazla kaynağa ulaşmayı istiyorum. Aslında çok merak ettiğimden değil, güçlü çalışmaların olduğunu bildiğimden. Meraklı olmamamın sebebi, daha çok eser üzerinden hareket etme isteğidir. Batı'yı ya da daha farklı bir odağı anlamak, onun dünyasına girmek için ilk önce kişinin kendisi olması gerekir. Sendeki bütünlenmemiş her nokta tahakküm altına alınmaya daima açıktır. Bizdeki durum, kendini iyi tanımadan dikkatleri çevre üzerine yoğunlaştırmaktan ibaret. Kendini tanıyan her ne ile uğraşıyorsa onu rahatlıkla içselleştiriyor. Nereden başlayıp nerede duracağını iyi biliyor. Nerede olduğunu tam kestiremeyen ise önüne konulan, yeni gördüğü her şeye bir saldırı duygusu içinde atılıyor. Bir üstte değindiğimiz gibi, yeni olsun da ne olursa olsun edasında bir tavır sergiliyor. Yeni adımlar atmak güzeldir ama sırf yeni, değişik diye atılan adımların bir işe yarayıp yaramayacağını düşünmek lazım. Batıdaki kuramsal çalışmaların olgun bir etkisini ben henüz tespit etmedim, bazı küçük kıpırdanmalar dışında. Senin bahsettiğin hareketler de henüz tam yerini bulmuş değil, yani daha tam olarak neye karşılık geldiklerini bilmiyoruz. Benim tespit ettiğim kadarıyla, görsel, maddeci, deneysel çalışmalar çok iyi bir yan destek özelliği taşıyabilir. Onların şuanda ana gövdeyi şekillendirmeleri çok zor. Sadece zamanın doğru vereceği cevapların ortaya çıkması yine zamanın elindedir. Ben görebildiğimi söylüyorum.

Şairin bütünle olan ilişkisini önemsiyorsun. Bütüne yaklaşırken kendi sesini de yitirmemeli diyorsun. Peki, bütüne dâhil olmadan şairin kendi üslup ve tarzıyla birey olarak şiirini sürdürmesi zararlı mıdır? Şiir ekseninde bireyci olarak gördüğümüz, sesi güçlü olan şairler de var. Zaman onların edebiyat dünyasından yok oluşunu hızlandırır mı? Bir de günümüzde dâhil olabileceğimiz bir bütün var mıdır? Neler söylemek istersin?

Ben her zaman ana gövdeye dâhil olmanın önemini vurgularım. Kim ki Türk şiiri içinde bir şair olarak anılmıştır, o artık bütünün içindedir. Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak mesele şu: Bir şair, hangi kültür ve değerler üzerinde varlığını kanıtlamışsa -bizim için burada belirleyici unsur Türk şiiridir- onun devam edegelen çizgisinin içinde olmalıdır. Zaten böyle bir durum söz konusu değilse, o şairin yaptıkları Türk şiiri çerçevesinde  değerlendirilemez; bu birinci nokta. Bir diğer önemli husus, ben hiçbir zaman bir kopuş taraftarı olmadım. Aynı zamanda tekrarın tekrarını da hiçbir zaman savunmadım. Savunduğum tam olarak şu: İyi yapılmış olanın üzerine yenilerini koyarak yürümenin gerekliliği. Böylece hem ayağı yerden kesik, bağlamsız, kadük, soysuz bir zeminden uzak kalınacak hem de çürümenin, papağanlığın, korkaklığın, kolaya yaslanmanın, taklidin önüne geçilecek. Dâhil olunabilecek bir bütün her zaman var; dün de vardı bugün de var ancak bu öyle sınırları belli, giriş kartı olan bir bütün değil tabii ki. Sen kendi sesini bulur ve hedefi tutturursun, bir de bakmışsın bütündeki yerin zaten seni bekliyor.

“Büyük Şiir Cins Şiir Veya İnanılmaz Tüyo” başlıklı yazı da ele aldığın “Büyük Şiir ve Cins Şiir” meselesi, senin gündeme getirdiğin ve ortaya koyduğun iddia ya da kuram. Başka yerde karşıma çıkmadı. Yanılıyor muyum? Beş sayfalık bir yazıda ele aldığın meseleyi okuduğumuzda kafamızdaki soruları tek tek cevaplayarak durumu net ortaya koyuyorsun. Büyük şiir ve cins şiiri ayırt etme konusunda tüyolarından da faydalanıyoruz yazıyı okuyunca. Ayrıca,“Poetik Fiiller”in içerisinde senin şiir yaklaşımını ortaya koyan en net yazı bana göre. Soracağım soruların cevabı zaten yazı da var. Yine de okuyucuların için bir ön hazırlık olsun diye sormak istiyorum. Büyük şiire ulaşmanın yolu nereden geçiyor? Cins şiir de kolay lokma değil yani nadir rastlanan bir durum olduğuna göre günümüz şairi bir çıkmazda mı? Yolunu nasıl seçmeli? Bir kavşakta mıyız? Ya büyük şiir ya da cins şiir. Seç birisini mi demek istiyorsun? 

Büyük düşünüp büyük yaşarsan yazdıklarında o nispette büyük olur. Yani neyle ilgileniyorsan ve neyin ortasındaysan ucuzcu, faydacı, gel-geççi olmayacaksın, bu küçük bir olay, bir nesne olsa bile. Bu durumu belirleyen en önemli unsur da seni besleyen kaynaklardır. Modern zamanların görüntüyü kurtaran, albenili kaynakları peşindeysen Büyük Şiir'e ulaşman çok zor. Cinslik büyük bir imkândır fakat büyük şiire doğru açılabildiği oranda. Neyi nasıl duyumsarsan onu yansıtman da duyumsadığın kuvvette kalıyor. Reklam diline yaslanmak kandırıcı olabilir fakat ömrü bir reklam kadardır ya da kıymeti. Şiir veya herhangi bir sanat, edebiyat alanında seçim yaparak yürünebileceğini düşünmüyorum. Belki fazla dağıtmamak için söylenene, eleştiriye kulak verilebilir. Sanatçı seçerek başlamaz, başlamış bulur kendisini. Laçka bir zeminde ilerliyoruz. Ortamını bulan, elde ettiği rahatlığın keyfini sürüyor. Zamanla bu rahatlık bir güç dayanışması çerçevesinde kemikleşerek sürüp gidiyor. İşimiz kuvvetli, seviyeli, bireysel çıkışlara kaldı.

“Doksanlarda Neler Oldu?” başlıklı yazında kısaca seksenlere değindikten sonra doksan kuşağı şiirinin durumunu, ortaya koyduğu tarihsel görevini çözümlüyorsun. Bu kuşakları temsil eden şairlerin isimlerini vermeden ayağı yere basan bir yazı yazmışsın. İkinci Yeni, Garip veya Hece şairleri derken o hareketleri temsil eden şairlerin isimlerini rahatlıkla verirken 80 ve 90 kuşağı için isim vermeden yazını bitiriyorsun. Bunun sebebini öğrenebilir miyim?

Bunu gereksiz polemiklere, dalaşmalara fırsat vermemek için yaptım; yoksa kafamda bir sürü isim var. Ortamda neler olup bittiğini, kimin neyi becerip beceremediğini bilirim. Zamanımızda eleştiri denilince daha çok değersiz atışmalar akla geldiğinden ben böyle bir olaya zemin hazırlamak istemedim. Zaten o yazıda asıl anlatılmak istenen kuşaklar arasındaki temel farkların ortaya konularak daha çok 90'ların özelliklerini tahlil etmek. Bu konu üzerine rahatlıkla bir kitap bile yazılabilir istenirse. Benim yapmaya çalıştığım dikkatleri belirli noktalar üzerine çekmek ve tarihi gerçekliği tespit etmekti, tek tek isimler üzerine derin analizler yapmak değil.

Kitap boyunca gözümüze çarpan en önemli meselelerden biri de İkinci Yeni üzerine ortaya koyduğun düşünceler. İkinci Yeninin, modern Türk şiiri içinde çok çarpıcı ve büyüleyici bir yönünü olduğunu biliyoruz. Modern Türk şiirini yaklaşık elli yıl etkisi altına aldı İkinci Yeni. Günümüzde İkinci Yeni üzerine çalışmalar yapılmaya devam ediyor. Derya deniz bir alan. Kitapta bahsetmişsin ama bu söyleşimizde de bir daha gündeme getirmek istiyorum. İkinci Yeninin şiir hesabında bir açık görüyor musun? İkinci Yeninin aşılmasını güç görmek hakkında neler söylemek istersin? Yani İkinci Yeni bir türbülans mı? Günümüz şiiri bu türbülansın içinde mi içindeyse çıkış için neler yapmalı?

İkinci Yeni derken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta şudur: Önümüzde bir akım, dönem olarak bir İkinci Yeni var bir de tek tek İkinci Yeni içinde ismi anılan şairler var. Bir akımı eskitmek, aşmak -bence bu tabirler çok doğru değil- belki mümkün olabilir ancak her birinin orijinal tarafları olan ve bu taraflarını ortaya koydukları her ürünle daha da kuvvetlendiren, çeşitlendiren sanatçıları, şairleri öyle kolay kolay eskitemezsiniz. İkinci Yeni zaten taşıdığı özellikleri yönünden gelişmeye açık bir akım, bir de şairlerinin özelliklerini işe katacak olursak durum oldukça karmaşık bir hâl alıyor. Yine şu noktayı unutmamak lazım: Ortaya konulan her ürün zamanının izini taşır, bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Dolayısıyla İkinci Yeni'nin de kendine has geride kalan tarafları vardır. Buradan hareketle İkinci Yeni'den önceki o büyük birikim de işin içine katılarak ve zamanımızın getirdiklerini de üstüne koyarak daha olgun ve güçlü ürünler ortaya çıkabilir. Bunu başarmak için günü kurtarmak derdine düşmeyen bir sakinliğe ve ciddiliğe ihtiyaç var.

Bir yanda Berna Moran, Hüseyin Cöntürk, Memet Fuat, Mehmet H. Doğan gibi Türk edebiyatına emek vermiş eleştirmenleri gündemine alırken diğer yandan Osman Özbahçe, Hakan Şarkdemir, Hayriye Ünal gibi günümüz şiiri ve kuramı üzerine çalışan genç isimleri de değerlendiriyorsun. Bu bağlamda geçmiş ve şimdiyi okumada neler söylemek istersin?

Modern eleştiri çizgisi aslında biri diğeriyle çok ilgili isimlerden örülü. Bu saydığın isimlerin ortak meseleleri var: Modern edebiyat. Ben bu çalışmaların nerede başlayıp nereye kadar geldiğini bilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Ortadan ya da sondan başlamak sağlıklı bir yol değil. Nereden geldiğini bilirsen meselenin nereye doğru gideceğini de kestirebilirsin. Böylece zıpçıktı bir bünyeden de uzak durmuş olursun.  Genç eleştirmenler zamanın söylediklerinin daha cesur ve ince bir bakışla tahlil edebiliyorlar. Bu tutum bazen çok gerekli oluyor. Tabii bazen de kırıp döküyorlar. Ben eleştiride hem bir ağırbaşlılık hem de cesarin olması gerektiğine inanıyorum. Bu sebepten ilkleri ve sonrakileri yan yana getirmeye çalışıyorum.

Şiir, poetika ve şiir kitapları üzerine yazdığın yazılarının dışında Mustafa Kutlu, Berat Demirci, Necip Tosun, Ramazan Dikmen gibi önemli öykü ve düşünce adamları hakkında da yazmışsın. Bir şair düşünce dünyasını beslerken edebiyatın ve düşüncenin imkânlarını nasıl kullanmalı?

Şiirin kıskanç bir tür olduğu söylenir, bu doğru bir kanı olabilir. Fakat edebiyatın diğer alanlarıyla ilgili olup da onları şiirin bir destekçisi haline getirmek de yabana atılmayacak bir nokta. Benim için hayat bir bütün olarak şiir zaten. O yüzden çekindiğim, ürktüğüm bir taraf yok. Ne yaparsam yapayım, neyle uğraşırsam uğraşayım her şey gelip şiire dayanıyor. Bu durum benim seçtiğim, ölçüp biçerek yaptığım bir tercih değil. Ben buyum ve böyle bir hayatın ortasındayım. Dolayısıyla bir ayağım şiirin üstünde, diğeri de şiirin müsaade ettiği kadarıyla her yerde.

Söyleşi için çok teşekkür ediyorum. “Poetik Fiiller” tekrardan hayırlı olsun. Bugünlerde neler yapıyorsun, yeni çalışmaların, ileriye dönük projelerin var mı? Son olarak okuyucularımız için neler söylemek istersin?

Ben teşekkür ederim. Bugünlerde yaptıklarım dünlerdekinden çok da farklı şeyler değil. Okumalar artık bizim önemli bir parçamız. Bir iki kitap çalışmam var onlar üzerinde durmaya gayret ediyorum. Yazmasam olmaz dediğim meseleler var. Okuyucularımız için söyleyeceğim tek şey şu: “Okuyucumuz” olma sıfatının hakkını vererek devam etsinler yeter.




Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…