Ana içeriğe atla

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE
KONUŞTURAN: Aşkar Dergisi

Yazarın yakın zamanda çıkan Uzun ve Lacivert Günler isimli öykü kitabı ve öykücülük serüveni üzerine samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

"Aslında bütün derdim ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek. Bunun için uğraşırken dediğiniz gibi bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Öykünün öncelikle bir imkân olduğunu düşünüyorum. Hem de yabana atılmaması gereken önemli bir imkân."


301 ve Sınır isimli öyküleriniz bir acıyı omuzlamakta, gelip geçmeyen ortak gerçekliğimiz ölüm ve vicdan kavramlarına dokunmakta. Bütün bu sınırların arasında "insan" sizin öykülerinizde neye tekabül ediyor?
İnsanı öykülerimde özellikle bir şeye tekabül ettirmek gibi özel bir gayretim yok açıkçası. Ama bahsettiğiniz duyarlılıklar yükselince böyle bir algı elbette oluşuyordur. Bu ve benzeri öykülerime çağının tanığı olmak zaviyesinden bakılabilir. Basit, sıradan ve maalesef çok etkisiz bir çaba. Böyle olduğu halde yazmaya devam ediyorum çünkü elimde bütün bu olup bitene itiraz edebileceğim başka bir mecra, başka bir araç yok. Yalnızca öykülerini yazabiliyorum. Ama yazdıklarımla mazlumunun yanında, zalimin de karşısında yer aldığımı düşünüyorum. Bu elbette önemli. Sorunuza geri dönecek olursam; bu açıdan bakılınca insan insana tekabül etsin yeter. İnsanın, insanlığını yeniden hatırlaması, yeniden insan olması, dünyanın bütün dertlerinin ilacıdır bana göre.

Meselesi olan bir eser ortaya koymak için evvela bir mesele sahibi olmak gerekir. Bu kitabınızda da bir mesele sahibi oluşunuz ve öykünüzdeki Müslüman hassasiyeti, eserlerinizin bir işaret fişeği olmasını sağlıyor. Bugünün Türk öykücülüğüne dönecek olursak eğer, öyküden hareketle edebiyatımız bir mesele sahibi midir?
Başkaları için bir hüküm vermem elbette doğru olmaz. Ama bu konuda yalnız olmadığım bir gerçek. Sosyal konuları öykülerine taşıyan, sizin tabirinizle meselesi olan yazarlar elbette var. Hatta bunun bir damar olarak iyice belirginleşmeye başladığını düşünüyorum.
Edebiyatımızın bir mesele sahibi olup olmadığı konusunda da net bir şey söylemek istemem açıkçası. Ama eser veren her yazarın bir meselesi elbette vardır.

"Gecenin İpi" isimli öykünüzde, bir mültecinin dramından bahsediyorsunuz. Yusuf'a aşık. Öykünün sonunda bir patlama noktası var ve tam da kızın ağzından çıkan bir kelimeyle bitiyor fakat belirtmemişsiniz, nedir o kelime?
Bana göre bu sorunun elbette bir karşılığı var ama bunu söylemek okuyucuya haksızlık olur diye düşünüyorum. Öykünün her okuyucuda bulacağı bir karşılık vardır ve benim bunu söylemem bu zenginliğe zarar verir. Onun için ben bunu söylemeyeyim ve herkes bu öykü için muhayyilesinde oluşan sonla bitirsin. Böylesi daha iyi olur sanıyorum.

Aşkar gibi canlı bir derginin öykü editörlüğünü yürütüyorsunuz. Yeni isimlerin edebiyata kazandırılması hususu dergiler açısından daima tartışıla gelmiştir. Özellikle öykü adına Aşkar, Türk öyküsüne ne kattı ya da katmayı amaçlıyor?
Aşkar yayımlanmaya başladığında dergiye omuz veren arkadaşların hiç birisinin kitabı yoktu. Ben onuncu sayıdan itibaren dergiye dâhil oldum. O günden sonra Aşkar’la ve dolayısıyla dergiyi çıkaran arkadaşlarla yol arkadaşlığımız başlamış oldu. Bunu çok önemsiyorum. Bir dergi çevresinde olmanın hatta mutfağında bulunmanın bana çok şey kattığını düşünüyorum. Bu bir yolculuk ve bir süre sonra edebiyat bizi birbirimize bağlayan önemli bir vesileye dönüştü. Bu vesileyle yol arkadaşlığımız kavileşti. Daha dergilerde üç beş öykü yayımlamışken arkadaşlar bana öykü editörlüğünü teklif ettiler. O gün bu gündür devam ediyoruz. Şimdi geriye dönüp bakınca geçen zaman içinde kitabı çıkmayan çok az arkadaşımız kaldı. Onlarda dosyaları hazırladılar ve sanırım yakında okuyucuyla buluşacaklar. Bu anlamda bile Aşkar, görevini hakkıyla yerine getirmiş sayılır.
Bundan başka, dergiye ilk defa öykü gönderen, edebiyata yeni yeni heveslenen genç arkadaşların heyecanlarına da şahit olduk. Matbu bir dergide ilk öyküsünü Aşkar’da yayımlamış bir arkadaşın edebiyat yolculuğuna vesile olmak çok güzel bir duygu. Dergilerin bir okul olduğunu düşünürsek, editörlük de zaten böyle bir şey. Yeni bir öykücü keşfetmenin, keşfedebilecek olmanın, buna yaklaşmanın heyecanı olmasa zaten dergiciliğin bunca yükü çekilmez sanıyorum. Arkadaşlardaki heyecanı gördükçe ben de onlarla birlikte heyecanlanıyorum.
Türk öyküsüne elbette bir katkımız olmuştur, inşallah oluyordur. Ama bu şimdiden ölçümlenebilecek bir olgu değil diye düşünüyorum. Zaman geçtikçe Aşkar’ın edebiyatımıza katkısı daha belirgin hale gelir sanıyorum. Gerçi Aşkar ekibinden ikinci hatta üçüncü kitapları yayımlanan arkadaşlar bunun için bir gösterge olabilir. Ama şunu net olarak söylemek mümkün; yapılan hiçbir şey boşa gitmiyor hamdolsun.
Yukarıda da söylediğim gibi, derginin bize ya da yazarlara en büyük katkısı elbette yol arkadaşlığıdır. Bunu çok önemsiyorum. Ben yol arkadaşlarımdan razıyım, Allah da onlardan razı olsun.  



Üç öykü kitabı telif ettiniz. Kimi zaman gerçekçi kimi zaman da sürreel unsurlar barındıran öykülerle çıktınız okurun karşısına. Nasıl bir dilin peşindesiniz? Akif Hasan Kaya, okuyucularıyla hangi dil ve düzlemde konuşur öykü bağlamında?
Aslında bütün derdim ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek. Bunun için uğraşırken dediğiniz gibi bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Öykünün öncelikle bir imkân olduğunu düşünüyorum. Hem de yabana atılmaması gereken önemli bir imkân. Benim sıradan sözlerimi belli bağlamlarda sıraya dizince kıymetlendiren, sanat değeri katan bir araç. Bu aracı en iyi şekilde kullanmanın derdindeyim. Çünkü öyküyü önemsiyorum.
Öykülerimle temas eden okuyucuların zamanını çalıyorum bir anlamda. Onların zamanını çalmaya, onları meşgul etmeye değecek öyküler yazmaya çalışıyorum. Ele aldığım meselelerden onları da haberdar etme ve olup bitenleri öykünü alanına çekme derdindeyim.
Her yazar kaçınılmaz olarak kendine ait bir dil düzeyinden konuşur. Bu onun imzası gibidir. Yani yazarın ismini kapattığınızda, metinden kimin olduğu az çok anlaşılır. Yazdıklarımdan benim de böyle bir dilim oluşmuş olabilir ama bunun ne olduğunu, ne kadar olduğunu söylemek eleştirmenlere düşer sanırım. Belki şunu söyleyebilirim; ben sanatın güçlü bir muhalif dili olduğunu düşünüyorum. Ele aldığım meseleleri de bu bağlamda değerlendirdiğime inanıyorum.  

Öykü yeni bir tür, tartışmalar sıcak ve ham. Şiir gibi köklü bir geçmişe sahip değil, Özellikle ülkemizde ciddi kaynaklardan ve kuramsal çalışmalardan yoksun bir öykü ile karşı karşıyayız. Yeni yorumlar, tespitler, değerlendirmeler öyküyü biraz daha olgunlaştıracak. Sizce nedir öykü? Sizin öykü düşünceniz yerine oturdu mu?
Son dönem öykü üzerine çalışmalarda ciddi bir artış var. Öncelikle Ömer Lekesiz, Cemal Şakar, Necip Tosun, Ertan Örgen, Alim Kahraman, Oktay Yivli ilk aklıma gelen isimler. Öykü üzerine yaptıkları çalışmalar ve yayımladıkları kitaplar ortada. Elbette akademik çalışmaların da artmasını bekliyoruz.
 Öyküyü bulana kadar başka mecralarda çok dolaştım. Oldukça vakit kaybettim. Daha sonra öyküyle karşılaşınca birbirimizi çok sevdik. Öyküdeki arayışlarım sürüyor. Elbette bir türden bahsederken bile ne kadar geniş bir alandan söz ettiğimizi unutmamak gerekir. Bu anlamda öykünün sınırlarını her geçen gün yeni biçimlerle genişlediğini görürüz. Buradan bakınca statik anlamda bir düşünceden bahsetmemiz yanlış olur. Bence bu bir arayış. Yazdığımız her öyküyle bu arayışa yeni yollar açıyoruz. Nereye kadar gider, daha ne kadar esner? Bunu zamanla göreceğiz.

Kurmaca yazarının eserinde ideoloji ne oranda ve ne şekilde yer almalıdır. Açık mı, kışkırtıcı mı yoksa bohçalara sarılı sanat örtüsünün altında mı?
Küp içindekini sızdırır derler. Bu bakımdan her metin ideolojiktir. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Hiçbir ideolojiye bağlı olmadan eser verdiğini söyleyenler bile liberal bir dünya görüşüne yaslıdırlar. Sanatçı ele aldığı meseleyi sahip olduğu ideolojiyle temellendirir. İdeoloji için en dar anlamda, gerçeği algımla biçimidir şeklinde bir tanım yapabiliriz. Bir metni okuduğumuzda, yazarın hangi dünya görüşüne mensup olduğunu az çok anlarız. Çünkü yazarın ele aldığı mesele karşısındaki tutumu kimi değerleri metne yansıtırken, bazılarını da dışarıda bırakır. Zaten dünya görüşü ideolojiyi sınırlar.
İlk başta en önemli mesele ele alınan meseleyi en iyi şekilde anlatabilmektir. Zaten bu yapılırken ideolojik temelle yapılacağı için yeniden, tekrar metne herhangi bir müdahale yapılması söz konusu olmaz. Böylece metin zaten otomatik olarak yazara ait bir dünya görüşü etrafında şekillenmiş olur. 
    
Önceki soruyla bağlantılı olarak bugün yaşanan dramlara öykücünün söyleyeceği bir şey var mı? Suriye’ye ya da diğerlerine. Sanatçı da diğer herkes gibi cebindeki bozukluklar mı destek olacak bu trajediye yoksa daha başka yapabileceği bir şeyler var mı?
Zaten söyleyecek söz olanlar, anlatacak hikayesi olanlar öykü yazar. Burada yazarın tercihi elbette önemli. Beylik ifadeyle söyleyecek olursak, çağının tanığı olmak için yola çıktıysa elbette kendisini rahatsız eden her şeyi yazması beklenir. Yani en azından ben öyle yapmaya gayret ediyorum. Daha doğrusu böyle olsun istiyorum. Yazarken sadece belli temalara bağlı kalmadan beni rahatsız eden meseleleri öyküleştirmeye çalışıyorum. Bahsettiğiniz olaylara da kayıtsız kalmam düşünülemez. Yani elimden gelen tek şeyi yapıyorum, öykülerini yazıyorum. Bundan başka elimden gelen başka bir şey yok maalesef. Bunlar dediğiniz gibi bozuk para nevinden şeyler de olabilir. Ama safımı belli edeceğim, bu meseleler karşısında sözümü söyleyebileceğim başka bir mecra yok. Öykülerimin içinde politik öyküler önemli bir yer tutsa da okuyanlar görecektir ki, geniş bir tema yelpazesinden söz etmek mümkün.  

Edebiyat ortamımız zaman zaman belli konular etrafında yoğunlaşmış. Örneğin Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni kurulan devleti ve inkılâpları sağlama almak fikrinde birleşmiş edebiyatçılar. Sonra dil meselesi üzerinde durmuş roman yazarından şairine, eleştirmenden denemecisine herkes. Sizce yirmibirinci yüzyılın bu ilk çeyreğinde edebiyat ortamımız neyi konuşuyor ve aslında neyi konuşmalı?
Bu sorunun muhatabı ben değilim aslında. Buna araştırmacılar, belki sosyologlar cevap vermeli diye düşünüyorum. Ben öykümü yazmaya devam ediyorum. Yazdıklarımız üzerinden bir tahlil elbette yapılabilir. Ama dediğim gibi bunu söylemek bana düşmez.


Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…