Ana içeriğe atla

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE
SÖYLEŞİ: Hatice Ebrar Akbulut

Hayatımda güzel olan ne varsa öykü de orada. Ben uzunca bir süredir her şeye öykü olarak bakıyorum.”

Sizi öykü yazmaya yönelten şey neydi?
Beni öykü yazmaya yönelten şey öncelikle şiir yazamıyor olmaktı; bunun dışında tesadüfen yazdığım şey öykü oldu ve ben öyküye öyle başladım. Yani artık öykü yazmalıyım şeklinde planlı bir durum değildi. Şiiri içimde hissetsem de onu yazamadım ama öyküyü yazabildim. Sanırım olay bu. Hikâye anlatmayı çok seviyormuşum meğer. Hatta ben hikâyeler anlatmak için yaratılmışım. Öğrencilerim de derslerimin hikâye kısımlarından çok keyif aldıklarını söylüyorlar. Ayrıca öykü şiirden daha sağlam bir liman.

Hangi öykü yazarları ve hangi öykü kitapları sizi etkiledi?
Sabahattin Ali tüm öyküleriyle beni etkiledi. Refik Halit Karay- Memleket Hikâyeleri, Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm, Abdullah Harmancı-Muhteris, Orhan Duru-Bırakılmış Biri, İzzet Yasar- Camdan Mezbahalar, Necati Tosuner, Cemal Şakar, Mehmet Kahraman, Ahmet Büke, Güray Süngü, ya aslında böyle sorulunca hep bazılarını unutuveriyorum. Sonra alındık diye mesajlar alıyorum. Allahtan bazı hikâyecilerim ölü. :)

Öykü yazmaya başlamadan önce şiirler yazıyormuşsunuz. Şiirden öyküye giden serüveninizden kısaca bahseder misiniz?
O sıralar Konya’da öğretmendim. Şiir yazıyorum ve Vural Kaya ile tanıştım. Sonra onunla bir süre şiir çalıştık. Senden olmaz dedi bana. Şiirlerimi hiç beğenmedi anlayacağınız. Sonra Van’daki Hayal Bilgisi dergisi benden yazı istedi ben bir yazı yazdım ve o yazı öykü oldu. Böylece başladım ve o günden beridir de vazgeçmedim. Vazgeçesim de yok.

İlk öykünüzden ilk kitabınıza kadar geçen süreçten biraz bahseder misiniz?
Deli gibi yazdım ben. Gece gündüz yazdım. İlk zamanlar öykü çalıştığım kıymetli Hocam Abdullah Harmancı’yı yıldırmıştım. Müzeyyen dur diyordu, duramıyordum. Sonra dergilerde yazmaya başladım. Çok heyecanlı zamanlardı. Heyecandan ölüyordum. Hece Öykü’de ilk öykümü gördüğümde kalp krizi geçireceğim sandım. Vay bu ay şu dergide çıktı o ay çıkmadı neden çıkmadı derken yine Vural Kaya’nın desteğiyle kitap dosyasını hazırladık. Güzel oldu.

Öyküde teknik arayışlarınız var mı? Yoksa “ben tekniğimi buldum, yakaladım, böyle yazmayı düşünüyorum” mu diyorsunuz?
Teknik arayışları hiç bitmez de ben teknik derken üslup anlıyorum yoksa şekilsel olarak öyküde garip şeyler yapmayı, kelimelere taklalar attırmayı ya da satır atlatmayı, wordün imkânlarını kullanmayı vs. anlamıyorum. Öykü öykülüğünü bozmadan üslupta yenilik yapmak önemli. Hepsi bir yana anlatımda samimiyet olmalı. O yoksa olmuyor ben okuyamıyorum.

Genç kuşaktan takip ettiğiniz öykücüler var mı? Kimlerdir?
Elimden geldiğinde herkesi takip etmeye çalışıyorum. Son zamanlarda Numan Altuğ Öksüz, Ayşe Aldemir, Esra Demirci, M.Yücel Öztürk, Betül Ok ve Hatice Ebrar Akbulut yakın markajımda.

Öykülerinizde anlattıklarınız yaşadıklarımıza çok benziyor. Kurgusallık neredeyse yok gibi. Bu, öykülerinizin biz okurlara yansıyan tarafı mıdır, yoksa kurgudan da besleniyor musunuz?
Öykülerimde anlattıklarımın yaşadıklarımıza benzemesi anılarımı yazdığım anlamına gelmiyor aslında. Bunların tamamı kurgusal öyküler ama bir ucundan gerçeğe ve benim hayatıma bağlılar. Çünkü onları ben yazdım. Benden bağımsız olmaları düşünülemez. Kurgusallık yok gibi değil işte bu yüzden kurgusallık çok. Okurlara yansıyan ve yaşadıklarına benzetmelerine sebep olan şey anlatımdaki samimiyettir diye düşünüyorum. Çünkü anlatımda samimiyeti amaçlayan biriyim. Ayrıca kitabımın “mesa” adlı ikinci bölümü zaten tamamıyla kurgusallığı temel alıyor.


İlk kitabınızın ismi Kamu Baş Rüyacısı. Kitabınızın isminin oluşumundan bahseder misiniz?

Kpss’ye hazırlandığım süreçte oluştu bu öykü. Kamu Baş Denetçiliği Kurumu var ona ithafen kurgulandı. Tamamen çağrışım ve benim ülkem adına duyduğum ıstırabın bir yansıması.

Hem genç bir öykücü gözüyle hem de bir hanım yazar gözüyle bakınca edebiyat dünyası size nasıl görünüyor?
Edebiyat insan içindir cinsiyet ayrımı yapmak doğru değil diye düşünüyorum. Dışarıdan güzel görünüyor ama keşke bu yazarı hiç tanımadan sadece yazdıklarını okusaydım dediğim birkaç kişi oldu. Bununla beraber harika yazar dostlar edindim. Onların kıymetini biliyorum. Bir de Vural Kaya bir facebook mesajında “ Kim en çok ne olduğunu iddia ediyorsa o değildir.” diyordu, edebiyat dünyası bunu çok güzel yansıtıyor. Bazı kavramları çok kullanan, üstüne basa basa onları sahiplenen insanlar o kavramlardan oldukça uzaklar. Bunu keşke öğrenmeseydim demeden edemiyorum.

Yazmak için ayırdığınız özel zamanlarınız var mıdır? Ne tür okumalar yaparsınız?
Evlenmeden önce yüksek lisansıma çalıştığım zamanlarda geceleri hiç uyumaz okur, yazardım ama evli olunca ve öğretmen de olunca o olmuyor. Bu değişime uyum süreci bir süre öykü yazmama engel oldu. Çünkü gece dışındaki bir vakitte yazamıyordum. Çok şükür son zamanlarda bunu aştım her yerde yazabiliyorum artık. Yazasım gelsin yeter ki. Lakin favorim yine gece yazmak. Gece yazmayı hiçbir zaman dilimine değişmem. 

Günümüzdeki metinleri incelediğimizde türlerin iç içe geçtiğini görüyoruz. Bir denemeyi okurken öykü okuyormuş hissine kapılabiliyoruz mesela. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? İyi bir denemeci iyi bir öykü yazabilir diyebilir miyiz? Ya da iyi bir şair iyi bir öykücü olabilir mi?
Ya aslında bir kişi hem iyi şiir hem öykü hem deneme hem roman yazabilir. Neden olmasın ki. Eğer tek işi buysa tüm zamanlarını buna ayırıyorsa, yeteneği de varsa yazmaması ayıp. Lakin bu ülkemiz şartları için fantastik. Ben genç ve orta yaşa yakın birçok yazar tanıyorum iaşelerini kazanmakla meşguller ve o zamanlardan arta kalan sürede yazmaya çalışıp iyi işler çıkarıyorlar. Sorunun ilk kısmına geri dönersek dergilerde okuduğum ve özellikle mesaj kaygısı taşıyan öykülerin denemeye kaydığını görüyorum ve onları okumaktan keyif almıyorum. Anlatılan metne öykü deniyor ama olay ya da durumdan ziyade düşünce görüyoruz o öyküde. Düşünce o kadar yoğun ki olay varsa da onu emiyor, yok ediyor. Bunu ben sevmiyorum ama seven de çok. Tercih meselesi bunlar.

”Yazar ele aldığı nesnenin en yetkin imgesini verme amacı gütse bile, hiçbir zaman her şeyi anlatmak, söylediği şeylerden çok daha fazlasını bilir hep. Çünkü dil eksiklidir.” Jean Paul Sartre böyle diyor. Bu açıdan bakıldığında öykülerinizde anlatmak istediklerinizi tam manasıyla anlatabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Anlatamıyorum çünkü zihnimin anlattığı, hissettiği olayı anlatmaya dil yetmiyor ve öykü eksik kalıyor. Zihinden geçen her ifadenin dilde karşılığı yok ne yazık ki. Bize eksikli de olsa duyguyu hissettirmek kalıyor. İnsanın elinden başkası gelmiyor.

Öykü ile hikâye arasındaki bir ayrım var mıdır? Biraz açıklar mısınız?
Bence kategori olarak ya da bilimsel olarak arasında ciddi farklar yok anlattığı şeyi aktarma şekli bakımından ayrılıyor olabilir ama bence bu ümit ile umut arasındaki fark gibi.

İlk kitabınız çıktığında neler hissettiniz?
Çok güzel bir duygu tarif edemem. Lakin ben her güzel duygumu sorumluluk endişesinin getirdiği korkuyla taçlandırmışımdır, kitapta da bunu yaşadım. Bir hayalin somutlaşması daima çok güzeldir tabi o da ayrı.

Duygusal bir dille yazılan öyküler eleştiriliyor. Sizin öykülerinizde de duygusal bir dile/anlatıma rastlıyoruz. Dayınızı anlattığınız öykü mesela… Bu bağlamda duygusal dil konusunda ne düşünüyorsunuz, öyküde duygusallık nasıl olmalı?
Duygusal dille yazılan bir öykü eğer güzel bir şekilde anlatılıyorsa neden eleştirildiğini anlamak güç. Benim o öyküm duygusal bir olayı anlatıyordu, duygusal bir dil taşıması çok normal. Duygusallık insana ait ve insana ait her ne varsa o yazılmalı diye düşünüyorum.

Öykü hayatınızın neresinde diye sorsam?
Öykü hayatımın her yerinde. Hayatımda güzel olan ne varsa öykü de orada. Ben uzunca bir süredir her şeye öykü olarak bakıyorum. Bu beni hoşsohbet biri de yaptı aslında. Öyküleri olan insanlar iyidir kanaatimce.

Kamu baş Rüyacısı ilk kitabınız. Şimdiye değin kitabınıza gelen tepkiler nasıl oldu? Bu tepkiler sizi memnun etti mi?
Fazlaca güzel tepki aldım, bu kadarını beklemiyorduk dedi birçok kişi. Görmezden gelen de çok oldu. Özellikle edebiyatçı bazı arkadaşlar için sosyal medyada paylaştıkları kendilerini aşırı entelektüel gösteren yabancı kitaplar kadar kıymet bulmadı kitap. Aklımda bazı insanlar var. Sen Bechett, Brecht okursun ama cenazene Müzeyyen gelir demek isterdim. Şüphesiz onlar çok değerli buna lafım yok ama arkadaşının kitabını da bi okur insan. Bu bazı kişilere kişisel kırgınlığım o ayrı. Lakin hiç tanımadığım kitabı okuyan ve bana ulaşanlar da oldu. Tebrikler aldım elbette memnun oldum.

Kamu Baş Rüyacısının öykülerinde evlilik ilişkileri de var. Bu ilişkilerde en çok yıpranan kadınlar. Toplumdaki olumsuz evlilik ilişkilerinin öykünüzde yansıması mıdır bu?
Aslında kitabın oluşma safhasında düşüncelerim o yöndeydi. Kadınlar mağdurdu bu ülkede. Şimdi de birçok yönden değişmedi ama haberlere karısından dayak yiyen erkekler de yansımaya başladı. Bu durumda her iki cins insan için de vicdan dilemek kalıyor bize.

Öykülerinizde toplumsal sorunlara, insan ilişkilerine yer veriyorsunuz. Müzeyyen Çelik için toplumcu-gerçekçi diyebilir miyiz?
Toplumcu- gerçekçileri severek okurum ama kendimi o kategoride görmüyorum açıkçası. Toplumda yaşıyorum ve gerçekçiyim de ama toplumcu-gerçekçi değilim.

Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…