Ana içeriğe atla

CEVAPSIZ ARAMALAR HAKKINDA SORULAR VE CEVAPLAR

CEVAPSIZ ARAMALAR HAKKINDA SORULAR VE CEVAPLAR
SÖYLEŞİ: Özgür Ballı

"Şairler farklı bir hayat yaşamıyor. İçimizden biri onlar. Şiirdeki kaygısı, derdi varsa yani sağlam şiiri sağlam okuyucuya ulaşıyorsa tamamdır."


Sevgili Hüseyin Hocam,
Arkana yaslan, başlıyoruz.

 “Cevapsız Aramalar” isimli ilk kitabın elimde. Ebabil Yayınları’ndan çıkan ve benim kanaatime göre geç kalmış bir ilk kitap. Hemen şununla başlayayım, sonra üstünde konuşacağız gerçi ama “Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” şiirini nasıl yazdın? İçini nasıl böyle genişletebildin?

Benim son on senede okuduğum en iyi şiirden söz ediyoruz, o yüzden lütfen beni üzecek bir cevap verme!

Sevgili Özgür merhaba,


Kitap çıkmadan önce, bende şiir kitabımın geç kaldığını düşünüyordum. Kitap çıktıktan sonra kalbim acaip mutmain. Valla. Zamanında çıkmış ilk kitap oldu "Cevapsız Aramalar". Geç kalmışlık yaşla ilgili veya kuşakla ilgili bir durumsa ben de kendi kaderimi yaşayıp buraya gelmiş bulundum. 

"Sen Muş'ta Uzak bir Kışta" şiirinin bir karşılığının olması çok mutlu etti beni. Güzel olumlu dönüşler aldım. İçimi genişletmek için daralmam, içlenmem gerekiyormuş. Bir hesaplaşmanın şiiridir aslında. Belki bir milat… Hiç bitmeyecek olan bir kavgaya giriş belkide. Bir yılımı aldı bu şiir. Şiirin yazılış sürecinde sabretmesini bildim. Bekledim. Kendimi karşıma alıp konuştum. Kendimden etkilendim. Yaşadıklarımdan, kişisel hikâyemden… Şiirin içine kendimi koyarken farkında olmadan daralan vakitlerin, taşrada o uzun kış gecelerinin zemininde çok kişinin kalbine dokunmuşum meğer. Bunu hissedince yine içlendim. Karşılık bulmuş bir şiirdir. Amacına ulaşmış bir şiirdir dedim. Sence bulmuş mudur? Seni üzecek bir cevap vermemeye çalıştım. 

Hayır, beni üzmedin elbette. Ve bu şiir kesinlikle karşılığını bulmuş/bulacak bir şiirdir. Okunduğu her dönemde kıymetli kalacak bir şiir bence, büyük bir hesaplaşma. Beni ağlatmıştır, belki anımsayacaksın. :)
Kitaba bakalım istiyorum biraz, şiirlerinin üstünden. Önce sana şunu sormak istiyorum, dosyayı kendi hazırlamış olmasına rağmen şair kitabı eline alınca neden şaşırıyor? Sana da oldu mu bu? Nasıl hissettin biraz paylaşır mısın benimle?

Kitabımı arkadaşlarıma borçluyum. Beni sıkıştırdılar ve kitabın çıkmasını hızlandırdılar. Daha nereye kadar bekleyecektim. :) Osman Ağabey dosyayı istediğinde çok heyecanlandım. Gönderdiğimde ise rahatladım. Ama bekleme süreci çok güzel ve heyecanlıydı. Kitabı elime aldığımda ne yani, dedim. Ne yani. Bu kadar. Sevincimi yaşadım tabi. Şiirleri iki kapak arasında görmek geçen onca zamanın, emeğin gerçek karşılığı gibi gelmiştir bana. O yüzden bütün bu şaşırmalarımız. Gerçi üç-beş kitap çıkaranlar alışıyor mu bilmiyorum ama ilk kitap için galiba böyle. Şimdi de herkes beni okuyor sanıyorum. Yok, bizim ayağımız yere basmayacak. :)
Çok da iyi oldu, çok da güzel oldu bence böylesi :)

“Bir Teselli Ver” şiiriyle açılıyor kitap. Bunun üstünden şunu sorayım, şiirlerinde müziğin yeri nedir? Yazarken müzik dinler misin mesela? Şiirin ritmini bulmakta müzikten faydalandığın oluyor mu?

Gerek yazdığım gerekse okuduğum şiirlerde ritmi seviyorum. Mısraların kulakla okunması gibi… Şiiri duymak gerek. Duyduktan sonra şiirdeki sesin güzelliği kendine çekiyor. Okurken veya yazarken müzik dinlemem. Sessize alırım her şeyi. Kitaba veya yazdığıma odaklanmam için şart. Zaten yaşadığımız şu hayat dikkatimizi dağıtmak için elinden geleni yapıyor. Bari okurken ve yazarken sessizliği seçeyim istiyorum. Şarkılarla aram iyidir. Dinlemesini seviyorum. Bir müzik, şarkı keşfedince bir kıta keşfetmiş gibi seviniyorum. Müzikle içiçe olunca ister istemez ritim kendiliğinden giriyor şiire. Şiirde sesi -ona müzikte diyoruz- ıskalamamak lazım.

Bu şiir aynı zamanda formüllü bir şiir. Böyle şiir yazarken ben çok zorlanıyorum, senin için durum nedir? Bence “Bir Teselli Ver” şiiri bu handikaplara düşmemiş ama sence bu bir handikap mıdır?

"Bir Teselli Ver" şiirini isteyerek kurgulamadım. Kendiliğinden böyle ilerledi ama "şimdi"nin bir anlamı vardı bende. Zamanın yakasından tutmak gibi. Ve sonu başlangıç olan bir şiir. Bu tarz yazdığım tek şiir. Riskliydi. Çok da denemedim zaten.  Türk şiirinde örnekleri olduğu için memnunum “Bir Teselli Ver” şiirimden. Bence sende denemelisin. Hıhım "bence". Şiirde cesaretli olmayı sen daha iyi biliyorsun. Risk iyidir.

Mutlaka sırası gelecektir benim için de bir gün belki Hocam, eyvallah.
Gelelim “Geç Kâğıdı”na. “Can yanıcı bir maddedir” diyorsunuz bu şiirde. Şiirin büyüsünü kaçırmak değil niyetim ama okur bilsin istiyorum. Bu çok kıymetli bir dize ve tespit. Bu kitapta benim en çok sevdiğim ikinci şiir üstelik. Şunu merak ediyorum, şiirlerinizi yazarken bir çatı dize seçiyor musunuz?  Şiir yazma sürecinde biçim yaklaşımınız nasıl yürüyor?

"Geç Kâğıdı" şiirinin can alıcı mısrası. :) Çatı dize veya şiirin en güzel dizesi olsun diye özel bir gayret sarf etmiyorum. Her şiirin altını çizeceğimiz güzel mısraları olsun isteriz. Okuyucu da ister. Şiirimi mısra üzerinden kurmuyorum. Yani şiiri mısra üzerinden yürütmek yerine bir bütün olarak sunmak, algılamak ve okumak benim için daha öncelikli olan bir meseledir. 

Anlıyorum, şiirlerinde bu bütünlük göze çarpıyor. Sanki blok halinde yazılmış gibi. Bütünlükle ilgili bir soruna rastlamadım desem yeri var.
Fırsat Kuponu şiirinde Mustafa Kutlu’ya bir seslenme var. Bunun üstünden şunu sormak istiyorum; şiirde hikâyeleme, şiirin hikâyeleşmesi, şiirin bir hikâyenin üstüne kurulması hakkında ne düşünüyorsun?

Mustafa Kutlu'nun "Bu Böyledir" hikâye kitabını okuyanlar Lunapark metaforunu çok iyi anlayacaklardır. Şiirde de dünya ile barışık olmayan bir hal anlatılıyor. Mustafa Kutlu'ya selam vermemin nedeni budur. 
Şiirde hikâye deyince  aklıma  Sezai Karakoç'un Leyla ile Mecnun'u, Zarifoğlu'nun Yedi güzel Adam’ı, İsmet Özel'in Bir Yusuf Masalı, Turgut Uyar'ın Akçaburgazlı Yektası ve Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey, Nasılım şiirleri geliyor. Uzun soluklu şiirler.  Bir hikâyeyi şiirle kurmak şiiri hikâyeleştirmekten farklı kılıyor.
Kurgusal şiirlerim var. Mesela,“Kalkan” ve “Şair Kalabalığı”, kurgusunu önceden hazırlayıp içini doldurduğum şiirlerdir. Her kurgusal olan hikâyeleşiyor mu bilmiyorum valla.

Sırası geldiğinde bunu konuşmak üzere notumu alıyorum öyleyse. Kitaptaki şiirlerin üzerinden devam edelim istiyorum; “niye alnımdan başlıyordu suç ve ceza” diye soruyorsun ya hani, şimdi şairlerin bu Dostoyevski durumu var, senin için nedir Dosto’nun yeri? Özel bir yeri var mı diye sorayım daha doğrusu?

Dosto deyince durmasını bilenlerden olduk. Üniversiteli yıllarımızda ayağımızı yerden kesen yazarlarımızdan birisidir Dosto. Kadırga ve Abdi İpekçi Yurdu'nun etüt salonlarında okuduğum romanların tadını hatırladım bir an.  Şimdi düşündüm de Dosto’yu yeniden okumak fikri müthiş heyecanlı geliyor. Dostoyevski; okumaya, sorgulamaya, anlamaya ve anlamlandırmaya (neyi? –Her şeyi) başladığımız dönemlerde startı veren silahtan çıkan ilk sestir benim için.

“Çaresizlik İlahisi” üç bölümlü bir şiir. Buradan şunu konuşalım, şiiri bölümler halinde yazmanın senin için anlamı nedir? Biçemde yeri nedir merak ediyorum, özellikle kısa sayılabilecek sayıda mısralarla yazılmış bölümler için soruyorum. Bu zamanda bölünmeler mi, bahsettiği şeylerin farklılığını göstermek mi senin için?  Nedir?

Sevgili Özgür, şiirde bize verilen imkânı rahatça kullanmayı seviyorum. Yani şiir yazarken yaşadığımız gerilimi -iyi ki var- biçimde yaşamıyorum. Şiiri bitirip okuduğumda evet bu şiir bütün ama bölümlere ayrılması gerekiyor diye hissediyor ve ayırıyorum. Yani bana göre şiiri numaralandırmak, bölümlere ayırmak şiirin ilerlemesi için büyük kolaylık sağlıyor.
“Cahildim Dünyanın Rengine Kandım” diyorsun ama kitapta okuduğum şiirlerden bana bu hayata aldanmamış, hayatın geçiciliğin farkında, asıl meselesi başka olan bir Karacalar var gibi geliyor. Yanlış mı düşünüyorum? Adressizlik iyi bir şey mi?

Dünyayı evimiz, adresimiz sandık bize böyle ezberlettirilmeye çalışıldı. Dünyanın geçersiz akçeleri gözümüzü aldı. Akıl sınırlarımıza sürekli taciz ateşi yapılıyor. Yine de dünyadan yana umutlu olmak için içi mutlu bir ev hayaliyle çıkmak istiyoruz gitmek istiyoruz buralardan. Zıtlıklar ülkesinde vizesiz dolaşmak gibi. Bilinçli ironik...

Bilinçli ironik demişken şiirlerinizde humoru yer yer taşıdığınızı görüyorum, olan bitenin farkında bir şiir yazıyorsun bence ama bir çaresizlik hissi de yanıbaşında gidiyor. İroninin yeri nedir şiirinizde, bir de daha genel bir soru sorayım, şiirde mizah, komik unsurların kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kendi şiirimin peşindeyim. Zamana, mekâna, kuşağa uygun şiir yazmıyorum. Ben merkezinden dışa doğru açılan şiir. Okuyucu da kendi “ben” duygusunu yaşadığına göre birinci tekil şahıs tazeliğini hep koruyacaktır. Çaresizlik olsun da kendini gerçekleştirmesin. :)

Şiirimdeki ironinin, mısranın, imgenin ve diğer poetik birçok unsurun varlığını, yokluğunu eleştiri üzerine yoğunlaşan arkadaşlarıma veya kitabımı yazmak isteyen yazarlara bırakıyorum. Başkalarının gördükleri ve söyledikleri daha önemli sanki. (ama ne kaçtım)

Şahane kaçtınız Hocam yalan olmasın :) “Allah İzin Verirse” şiirinde de benzer sesleri görüyorum. Kitabın anne kavramından bahseden ilk şiiri yanlışım yoksa. Birinci tekil üzerinden şiir kurmanın şöyle bir tehlikesi var mı sence; okur yazdıklarında hep seni görüyor, seni okuyor, senle ilgili bilgi sahibi oluyor gibi, sahiden öyle midir?  Şairin hayatı şiire dâhil mi?


Şairin hayatı fena halde şiire dâhildir. Ama şairin hayatı derken neyi kastettiğimiz de önemli. Şimdi bu cümleyi cımbızla çekip üzerimize gelenler olur. Mahrem veya özel hayat değil. Şair zaten özel hayatını yansıtmak istemez.
Şairi, şiirin içinde görecek, okuyacak, tanıyacak, bilgi sahibi olacak okuyucu varsa onları önemsiyorum.  "İçinizdeki sıkıntının aynısından bende de var." demişim. Şairler farklı bir hayat yaşamıyor. İçimizden biri onlar. Şiirdeki kaygısı, derdi varsa yani sağlam şiiri sağlam okuyucuya ulaşıyorsa tamamdır. Birinci tekil şahıs üzerinden kurduğumuz şiir "ben" diliyle kurulmuş şiir diye söylemek istedim. "ben" diliyle anlatmak "beni" anlatmak şeklinde algılanmasını istemem.
Biraz önce ne kaçtım dedim ya. Ciddi ciddi kaçtım yani. Poetika üzerine çok okudum ama üzerinde durmadım. Sıkılıyorum poetikadan kardeşim. Yazılan şiir daha çok ilgimi çekti. Şiirin türü, biçemi, yazılışı, fonetiği, genetiği bana soğuk geldi uzun bir süre. Kitap çıktıktan sonra poetik okumalarımı belli bir zemine yerleştireceğim. Poeitik fikirler üretmek için vakit var. Şiirimiz konuşsun önce. Seni yormuyorum di mi? 

Hayır, elbette hayır, gayet güzel bir sohbet oluyor bence. Bir şairi tanımaya çalışmak güç iş. Poetika için benim de durumum benzer, o yüzden çok iyi anlıyorum seni.
“Takipsizlik Kararı”  ithaflı bir şiir. Kime ithaflı olduğunu okur kitapta görsün istiyorum ben. Fakat soracağım şey şu, bambaşka bir şey her zaman olduğu gibi :) Hem seni de biraz şiir dışında konuşturmak istiyorum; “Defans harbi yorucuymuş çok hızlı geliyor ataklar” diyorsun bir dizende. Bambaşka bir anlamla diyorsun mutlaka ama merak ediyorum, top oynuyor musun? En son ne zaman oynadın? Futbolla aran nasıl? Ve hangi takımı tutuyorsun? Futbolun şiirle bir ilgisi var mı sence? Kafamda deli sorular :)

Dershanede çalıştığım dönemlerde halısaha maçlarına giderdim. Defanstaydım ve solak oynuyordum. Çocukluğumun futbolcusu Rıdvan’dır. Formasını bile almıştım. Evet, onca Beşiktaşlı arkadaşımın içinde Fenerbahçeliyim. Fenerbahçe bilinçaltımı hala gıdıklıyor. Galibiyet haberleri sevindiriyor yani. :) Benimkisi artık sözde. Uzun zamandır futbolla ilgilenmiyorum. Geçmişte ilgilenmişim gibi bir algı çıkmasın. Çevrem konuşurken acemi bir dille dâhil oldum futbola. Arkadaşlara ayak uydurmak gibi düşün. Futbolla ilgilenmiyorum dedim ya kendimce nedenlerim var. Birinci nedenim Türkiye'de kaliteli futbolun olmadığıdır. Bunu bilen ve gören seyircilerin hala nasıl taraftarlık yaptığını anlamıyorum. İyi bir taraftar olmadığım için anlamayabilirim belki de.
Sunucu, yorumcu ve kahvehanedeki seyirci; "şiir gibi oynadı." diyorsa futbolun içinde bir estetik olduğunu ister istemez düşünüyorum. Onlar şiiri futbola çekiyorsa neden biz futbol terimlerini şiire çekmeyelim. Ben yaptım oldu valla. Hem de ne oldu. Futbol edebiyata dâhildir.

Fenerbahçeli oluşuna her güzelin bir kusuru vardır diyeyim Hocam :) Neyse bunu geçelim. Şiire dönelim biz yine en iyisi. “Çoklu Zekâ Dramı” direkt muhattabına yazılmış bir şiir. Bu anlamda bu akışla kitap için bir ilk şiir. Biraz ağır bir şiir bence üstelik :) Mesaj alınmış mıdır sence muhattabınca?

"...ana fikre uygun bir hatanın" üzerinden yürüdüm şiire. Çok dua ettim.  Mesaj alınsa ne alınmasa ne. Ayaklarımın altından çekilmiş bir halı vardı. Sendeledim. Düşeyazdım. Ben payımı aldım bu kurbandan. Yani ağır bir şiir düştü payıma.

“Lise öğrencileri İçin Kitap Özetleri” bu şiiri çok sevdim ben, isminden dolayı daha da sevdim. Şiirlerine isim bulurken zorlanıyor musun? Bunu daha önce Ekinci’ye de sormuştum sanırım. Şiire isim bulmak zor iş benim için. Sende durumlar nedir?

Aslında bu şiiri yazdıktan sonra seri bir şekilde devam etmek istedim. "Lise Öğrencileri İçin Kitap Özetleri"nin alt başlığı George Perec'in "Şeyler" romanıydı.  Şeyler romanından ilhamla yazılmış bir şiirdir ve  “Şeyler” çok iyi bir kitaptır. Devamı için niye uğraşmadım bilmiyorum.  Şiire isim bulmakta hiç zorlanmıyorum Özgür. Çok rahatım sağ olsun kendisi gelip şiirin başına konuyor. 

Yine aynı şiirde net bir duruş görüyorum, senin şiirlerinde bu yedirilmiş olarak kendini belli ediyordu ama bu şiirde “Amerikan mutfağına hayır ama mutlaka hayır” diyorsun. Amerikanın kendisine hayır dediğin hayallerinden söz ediyorsun. Şiirin kaldırabileceği siyasi söylem için ne düşünüyorsun? Senin bu konuya bakışın nedir?

Şiirin kaldırabileceği siyasi söylem sırat köprüsü gibidir. İnce ayar çekeceksin. Duruşun net olacak ama şiirini politik ve sloganik söyleme malzeme yapmadan şiir olduğunu hissettirerek yazacaksın. 

“Diş Plağı”, şiirin içinde şiiri konuştuğun şiirlerinden birisi. “hayra yorarak başlıyorum şiire” diyorsun. Dört bölümden oluşan bu şiirin değişik bir havası da var, sese dayalı dizeler görüyorum. Şiirde sese dayanma ile ilgili ne düşünüyorsun? Şiirin okunuşu mu yazılışı mı önemlidir yani? Şiir yazıldığı gibi okunan bir şey midir?

Şiirdeki siyasi söylem Diş Plağı şiiri içinde geçerlidir. Saramago'nun “Görmek” romanı şiirin bir bölümüne ilham oldu. İmge yüklü bir şiir. Sezai Karakoç'un Doğu (İslam) medeniyeti merkezli çağrısından bir parçayı da görebilirsiniz şiirde.
Şiirin sese, kulağa dayanmasını önemsiyorum. Kafiye için uğraştığım da oluyor. Okunmak için yazıyoruz ama şiir yazıldığı gibi de okunmuyor. Görme biçimleri devreye giriyor bu sefer. Karşılık buldukça anlam çoğalıyor. Bütün şiirler için geçerli olmasa da bu böyle.

“Kalkan” şiirin son dönem şiirlerinden biraz farklı, daha eski bir şiirinmiş gibi okudum, belki izleği belki biçimi yüzünden bilemiyorum. Şiirinde bir değişme olduğunu düşünüyor musun? Bu planlı bir yenilenme midir?

Kalkan bir hatırlatış şiiridir kendime. Parmağıma unutmamak için taktığım ip gibi. Kitapta karşıma çıktıkça unutmamam gereken ve ihmal etmemem gereken bir varlık amacımın olduğunu göstermek için kitaba koyduğum bir şiirdir. Kitabıma 2006 sonrasında yazdığım şiirlerimi aldım. Oysa şiir serüvenim doksanlı yıllara kadar gider. Kalkan şiirinin özel bir yanı olduğundan kitaba alınması gerekiyordu. Öyle düşündüm. Şiirimin izini sürekli takip ettim. Kimi zaman geri kaldım kimi zaman çok hızlı gittim. Ama yetiştim ve birlikte aynı toprağa basıp ilerliyoruz şimdi. Yani sesimi üslubumu buldum. Planlı ilerlemesinden çok doğaçlama ve mücadeleyle geçen bir süreç. Osman Özbahçe'nin Analiz'de vurguladığı "Konuşan Şiir"in peşindeyim. Yakaladım sanıyorum. 

Bence yakalamışsın Hocam, istediğini yapabilmiş olmanın rahatlığını taşımayı hak ediyorsun. Kelime oyunlu bir başlık taşıyan “Teşbih Taneleri” şiirinde şöyle bir dizen var; “Bu şiirin büyük Türk şiiri içinde yeri yok”. Sence Büyük Türk Şiiri nedir? Kimlerden oluşur, biraz anlatır mısın?

Büyük Türk şiiri için uğraşıyoruz değil mi Özgür? Çıkardığımız dergimizin, elimize aldığımız kitaplarımızın amacı bu. Büyük Türk şiiri içinde bir göze bir pınar olmak.
Büyük Türk şiiri, yerini yurdunu bilenin şiiridir. Büyük Türk şiirinin varlığı bu toprakların vatan olmasıyla alakalı bir durumdur. Kökeni Yunus Emre'ye varan bir şiirdir. Herkesi kolay kolay almaz içine. Zaman en güzel tanığı olacak. Yaşayan, diri ve devam eden bir şiirdir.  O diriliği hiç eskimeyen şairlerimizden biliyoruz. Bizi biz yapan, şiirimizin temel taşları sürekli gündemimizde olan şairlerimizdir. Beslendiğimiz kaynak berrak bir sudur. Büyük Türk şiiri için şiirimizin köklerine inmek gerekiyor ki bu da uzun bir konu aslında.

Haklısın Hocam, başka bir sohbetimizin konusu olsun bu. Şiirlerinden bağımsız şunu sorayım; kitapla ilgili geri dönüşler almaya başladın mı?
Kitapla ilgili dönüşler tebrik, hayırlı olsun aşamasında şimdilik. Biraz daha zamana ihtiyacımız var. Sen öyle demiştin hatırlıyorum. Şöyle bi üç ay geçsin. Ama kitabın çıkması çevremi çok mutlu etti. Arkadaşlarım, dostlarım, öğrencilerim, edebiyat camiasından büyüklerim. Hepsine çok teşekkür ediyorum. Allah utandırmasın.

“İleri Saat Uygulaması” şiirin de beni şaşırtan şiirlerden. Gündelik şeylerin şiire girmesi, bilgisayarın, internet kültürü dediğimiz şeyin şiire girmesi hakkında ne düşünüyorsun?
Gündelik hayat hepimizin hayatı. Ekmek alıyoruz, kargo gönderiyoruz, çay ocağında oturuyoruz, marketlere giriyoruz, bankada sıra bekliyoruz, fatura ödüyoruz, e-posta atıyoruz, facebook ve twitter’da vakit geçiriyoruz. Siyasetten sanata yorumlar yapıyor tartışmalara katılıyoruz. Televizyon izliyor akıllı telefonlar kullanıyoruz. Gündelik hayattan cımbızla çekeceğimiz çok imge, ifade ve anlatımlar var. Bu da bize düşüyor galiba. Farkındalık gibi. Bilgisayar ve internet terimleri de yaşadığımız, tanık olduğumuz içinde bulunduğumuz hayatın bir parçası oldu. Şiirin güncelle  iç içe olmasını -işin cılkını çıkarmadığımız müddetçe-  önemsiyorum. Belki tarihe bir iz bırakıyoruzdur. Kalıcı olup olmaması şiirin gücüyle alakalı. Genelde eleştiri bu yönden geliyor di mi? Kalıcılığa zarar verir falan diyorlar.

“Dört Cevapsız Arama” şiiri kitabın adının da öngeldiği şiir sanırım Hocam, öyle mi? Kitabın ismine karar vermek nasıl bir süreçti? Ben çok beğendim, karşılığını bulan bir kitap ismi olmuş bence. Biraz anlatır mısın?

“Dört Cevapsız Arama” şiiri Karagöz'de yayımlanmıştı. Kitabın ismini bu şiirden ilhamla aldım. Hatırlarsan kitabın adı için birçok alternatif düşünmüştük. Sen bu adı beğenmiştin. Listemde başka isimlerde vardı. Arkadaşlarla istişarem sonucu yüzde doksan “Cevapsız Aramalar” ismi iyice belirginleşti. Kitaba isim arayışım beni yordu diyebilirim. İlk kitap ya insan içine sinsin istiyor. Sonra dediğim gibi yoruldum ve düşünmemeye karar verip “Cevapsız Aramalar” için geçerli oyumu kullandım. Memnunum.

“Protokol Krizi” şiirinde bir dize var, burada bahsetmeyeceğim çünkü okur kitapta görsün istiyorum ama sorumdan hangi dize olduğunu anlayacaksın bence :) Lirik şiir hakkında ne düşünüyorsun? Lirikse kötüdür algısı ne zamandan beri gelişti sence şiir ortamında? Lirikse kötü değildir bence, sence nedir durum?

“Protokol Krizi”de, Karagöz'de yayımlanmıştı ve beğeniyle karşılanan bir şiir olmuştu. "Konuşan şiir"in peşindeyim. Anlatım çeşitleri ne olursa olsun adını ne koyarlarsa koysunlar -epik, lirik, dramatik, deneysel vb.- şiirin kendi bütünlüğü içinde, dikkat çeken şiir, derdi olan şiir hemen kendini ele verecektir. Dediğin mısrada geçen "lirik kalmak" biraz duygusal bir vurgu. Lirik şiirde anladığımız tarzda duygusal, hüzünlü yazılan şiirler değildir. Ben anlatıcının bayağılığa, arabeske, abartılı romantizme ve lakayt bir anlatıma düşmediği müddetçe ki –her anlatım şeklinde de düşebilir- şiir lirik anlatımla da yazılabilir. Aslında demek istediğim şu; mısranın ve bütün halde şiirin bir haysiyeti varsa şair bunun bilinciyle alnının teriyle kolaycılığa kaçmadan kendi şiirinin peşine düşmelidir. Şiir her çağda yaşanılan çok ciddi bir iştir. Lirizm kötü değildir kötü olan şairin bu işi becerememesidir. Tabii ben lirizmin savunucusu da değilim. Tartışılan bu poetik meseleleri soğukkanlılıkla uzaktan ama içinden takip ediyorum. Söyleyeceklerimiz olacaktır ilerde inşallah. Yazacağız değil mi Özgürüm. Umarım cevabım soruna karşılık gelmiştir.

Elbette Hocam, benzer düşünüyorum seninle Lirizm hakkında.
“Sen Muş’ta Uzak Bir Kışta” şiirini sabırsızlıkla söyleşimizin başında sormuştum, sırası gelmişken yeniden söylemek istiyorum sevgili Karacalar, bu şiir seni önümüzdeki yirmi yıla taşıyacak şiir inşallah. Eminim çok daha iyilerini de yazacaksın ama okumaktan bıkmadığım, dizelerini kafamda döndürdüğüm, yazılışına hayranlıkla baktığım bir şiirdir bu.  Bedelini ödemişsen de bedeline değmiş bir şiir.

Sen Muş'ta Uzak Bir Kışta" şiiri için dönüş yapanlar, tebrik edenler bana müthiş bir enerji ve güç verdi. Şiirimin serüveninde de ilk gücü Osman Özbahçe’den almıştım. 2006 sonrası Yediiklim, Hece'de  şiirlerim yayımlanırken, Osman Ağabey, Gerçek Hayat'ta poetik yazılar serisine başlamıştı. Küçük bir köşesi vardı. İsmi "Envanter Defteri". Osman Ağabey ile henüz tanışmamışken, şiirlerimi “Envanter Defteri’ne” not alıyordu. Önem verdiğim bir şair tarafından dikkate alınmıştım. Bu durum iyi bir yolda olduğumun ciddi bir kanıtı olmuştu. Son şiirimde ise kendi sesimi bulmam ve senin gibi şiiri bilen arkadaşlarımın dönüş yapması gücüme güç kattı. Bundan sonrası iyi olacaktır inşallah. Allah utandırmasın. Amin.

Ve geldik kitabın sonuna, “Şair Kalabalığı” kitabın son şiiri, kitabın sonu değil ama :) okuru kitabın sonunda bir süpriz bekliyor, çok da güzel düşünülmüş bir süpriz bence. Kitabın bütünlüğünü pekiştiren bir süpriz. :)
Şair kalabalığı demişken son olarak şunu sormak istiyorum müsaadenle; günümüz şiir ortamını nasıl değerlendiriyorsun? Öne çıksın istediğin şairler var mı? Şiir yeterince dolaşımda mı sence? Genel olarak güncel şiir ortamı hakkındaki düşüncelerini ve beklentilerini öğrenebilir miyim?

Canım kardeşim, edebiyat camiası tam ortama dönüşmüş. Ortam kelimesi ne kadar itici duruyor değil mi? Ortam, edebiyat dergileri çevresinde öbeklenenlerin dergi içinde yaptıklarından ziyade dedikodu, fitne, adam kayırma ve görmezlikten gelme merkezlerine dönüşmüş. Kardeş, arkadaş diye bildiklerimiz bir anda nefsanî davranışlarından dolayı düşman kesiliyorlar. Saldırı mekanizmaları ise güven vermeyen sosyal medya araçları. Bizi çok ilgilendirmiyor ortam işleri.
Biz Aşkar'da ortam dışı güzel işler yapıyoruz. Kurduğumuz bağ ortamdışı bir kardeşlik bağı. Bunu ortamcılar anlamayacaklar. Genç bir enerjimiz var, yapmak istediklerimiz bitmedi. Senin ikinci kitabın çıkacak, İdris'in poetika kitabı bu sohbetimiz devam ederken çıkmak üzere. Sevgili kardeşlerim; Melih Erdoğan'ın, İrfan Dağ'ın ve Aziz Mahmut Öncel'in kitapları çıkacak. Bu gelişmeler beni heyecanlandırıyor. Akif Hasan Kaya dostumun üçüncü öykü kitabı da yolda. Yani demem o ki Aşkar'ın başlangıcından günümüze kadar nerelere geldiğimizi görmemiz açısından önemli yani. Şiirin yeterince dolaşımda olması için şair egosunu bi zahmet geri plana atmalı. Hakkaniyet çerçevesinde dergilere, yapılan çalışmalara emeğe ve alınterine saygı duyulmalı. 

Dileklerine katılıyorum Hocam, temizliğin baki kalsın, kitabının yolu açık olsun dilerim. Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Asıl ben teşekkür ediyorum sevgili dostum. Nice kitaplara omuz omuza birlikte kavuşuruz inşallah.



Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…