Ana içeriğe atla

"SONRASI" HAKKINDA

İsmail Isparta son kuşağın dikkate değer öykücülerinden biri. İlk kitabı Gergin Bir Yay’ın ardından öyküye verdiği emeği ikinci kitabı "Sonrası" ile okuruyla buluşturan Isparta, öyküsüne seçtiği temalarla kendi özgünlüğünü giderek belirginleştiriyor ve öyküdeki yerini daha da sağlamlaştırıyor. İz Yayınlarının Muhayyel seçkisi arasından çıkan "Sonrası", İslam tarihinin ilk dönemlerinde yaşanan önemli olayları öyküye konu ediniyor.  Efendimiz Hz. Muhammed (as)’in vefatından sonra cevaplanamayan bazı soruların soruna dönüşerek düğümlenmesi Müslümanların fikir ayrılıklarına ve nihayetinde birbirlerine düşmesine zemin hazırlamıştı. Bu vakaları modern öykü tekniklerinin imkânlarını başarıyla kullanarak öyküleştiren yazar, masalsı unsurlardan beslenip gerçek ve kurguyu oldukça etkili bir biçimde harmanlayarak özgün bir esere imza atmış. 

“İslam dünyası zor günlerden geçiyor” diyor Isparta kitaba yazdığı önsözde. Boğazı düğümleyen bu cümle hepimizin malumuyken “ne yapmalı?” sorusu her nedense cevapsız kalıyor. Herkesin talip olması gereken yükün bir kısmını kalemi yettiğince omuzlayan İsmail Isparta, “Sonrası” ile güzel bir işe öncülük etmiş gözüküyor. 

On beş öyküden oluşan kitaba Persepolis ile başlıyoruz. İyilik ve kötülük sembolü varlıkların mücadelesini gösteren heykellerle donatılmış olan bu eski Pers şehrinde geçen hikâyede, akıl ve kalp bize insan suretinde görünüyor. Şeyh, çocuk ve büyücünün pencerelerinden dinlediğimiz olaylarda İslam’ın mücadelesi nefsin mücadelesiyle özdeşleştirilmiş. Kitabın genelinde sözcükleri işlemeyi tercih eden yazar, bu öyküde net ve duru ifadeler kullanmış. 

Bir Avuç Siyah, bir öyküden çok bir şamara benziyor. “Bize itibar olarak Müslüman olmak yeter” diyen Hz. Ömer’in bütün varlıklar karşısında had bilen hakça tutumuna vurgu yapılmış: “Yedi yama bir an gözüne cennetin yedi kapısı gibi gözüktü.” Yazar, gerçek ve kurmacanın kuşku uyandıran işbirliğini fantastik öğelerle süslemiş. 

“Çoğu zaman iç içe yaşadığımız halde insanlar bizi görmez. Çünkü biz soğuk ateş, sıvı duman ve kesif nurdan yaratıldık. Zaten bizi görmek de istemezler. Görmeyi geç, korkudan ismimizi bile ağızlarına alamazlar. Hâlbuki bizden değil kendilerinden korkmaları lazım.” Keşkatur adındaki cinin (yoksa üç harfli mi demeliyim?) ağzından dinlediğimiz Cabilsa’da Hızır (as) ve Hallacı Mansur’un kesişen yollarında yürüyoruz. Görmeden varlığına iman ettiğimiz bir âlem, yazarın muhayyilesinden süzülüp gözümüzde canlanmaya başlıyor. “Gülsuyu içip badem yiyen kanatlı atlar; bir anda farklı yerlerde görülebilen, ışık hızından daha hızlı hareket eden dağ perileri; Pura adlı üç boynuzlu, ateş kızılı keçiler; ejderhaları avlayan kaknüs kuşları; devasa kanatlarını çırpıp yangın çıkaran, çıkardığı yangında yanan, daha sonra küllerinden yeniden var olan Anka kuşu…”  

Cabilsa’da merak edilen Keşkatur’un hikâyesi, bir sonraki öyküde, Ebu Zer’de açıklığa kavuşuyor. Sade yaşamının varlıklı Müslümanların konforunu bozması sebebiyle Rebeze’ye sürgün edilen Ebu Zer Ğıfari’nin orada yalnız ölüp yalnız defnedilmesi Keşkatur’un şehadetiyle anlatılıyor: “İçime bir kor düştü. Gözlerim yaşardı. Dünya hüznüydü hissettiklerim ancak gözyaşlarım başka âleme düşüyordu.” 
Peygamber (as)’in “yıldızlar gibidir” dediği ashabının göz nuru Hz. Bilal’in ezana hayat veren sesinin Peygamberin yokluğuyla susmasını ve yıllar sonra bir Medine sabahında yeniden yeşermesini “Siyah Kuğunun Son Nağmesi”nde okuyoruz. 

Cemel ve Zülcenaheyn adlı öykülerde Müslümanların belini büken Sıffin Savaşı ve Cemel Vakası konu edilmiş. Hikâye içine hikâye, tablo içine tablo yerleştirerek öyküleri kurgulayan yazar, “Hz. Ali mi? Hz. Aişe mi?” sorusuyla aidiyet sancısı çeken Müslümana, ahirete ait bir dünya hayatı yaşamayı teklif ediyor. “…İki taraf da aynı nidalarla birbirine saldırıyor, aynı kıbleye dönüyor, aynı kitabı okuyordu…” “…Şimdi Müslüman kanıyla lekelenen kılıçlarımızda bir zamanlar sonsuzluk parıldardı…” Olaylar zincirinin en yakıcı halkası olan Hz. Hüseyin’in şehadeti ise Gül Sancısında dile getirilmiş. Kullanılan dil bakımından kitaptaki diğer öykülerden ayrılan Gül Sancısı, şiirsel akışıyla manzum öyküyü andırıyor. 

Nur ve Leke öyküsünde anlatıcımız Rakîb isimli bir melek. Yasir ailesinin uğruna şehit olduğu tevhid mücadelesinin bir tevil mücadelesine dönüşmüş olmasından ıstırap duyan oğul Ammar da asi bir topluluk tarafından şehit edilir. İslam tarihinin tanınmış isimlerine yer veren yazar, Sonsuz’da Hasan Basri’nin, Sırat-ı Müstakim’de İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin, Alamut’ta ise Nizamülmülk’ün serüvenlerini ele almış.  

Kitapta yer alan öykülerin en hacimlisi olan Gerçeğin Peşinde, kahramanları imgeler olan bir masalı çağrıştırıyor. Yazar, Sihirli Lamba öyküsünde dünya masallarına atıfta bulunurken bu öyküyle tasavvuf ilmini selamlıyor. Kahramanımıza göre dünya hayatı bir mücadeleden ibarettir ve yolumuza çıkan engelleri ancak elimize verilen imkânlarla aşabiliriz. Kahramanımız da ateş denizi, varlık dağı, istek sarayı, nefs-i emmâre çukuru, benlik bataklığı, hırs tepesi ve riya denizi gibi engelleri ahlak çırası, marifet asası, riyazet kılıcı, sabır kalkanı, tövbe atı ve amentü denizi gibi imkânlarla aşıyor. Yazarın kendi hayat mücadelesinden sağ çıkabilmek yolunda ettiği bir dua olarak gördüğüm bu kurguya hepimiz adına âmin demek istiyorum. 

Son öykü Ebabil, Fil Vakası’nı içeriyor. Anlatıcı olan Ebabil kuşu, kendi türünün cılız yüreklere yerleşip büyüdüğünü ve emredildiği an o yüreği terk edip sahibinin hayatına elleriyle son verdiğini dile getiriyor. İmgelerin yerleştiği zeminse sağlam: “…Aslında Kâbe bir engeldi onların nazarında. İçlerindeki katılaşmış karanlığı yontup ondan yeni bir Kâbe inşa ederek önünde secdeye kapanmak için bir engeldi…” “…Daha fazla kalamazdım burada. İyice incelen bağımı kopardım. Gökyüzüne kanat çırptım ve diğer kuşların arasına karıştım. Sahibimin yüreğinden ayrılırken ayağıma bir parça benlik çamuru bulaşmıştı. Ayaklarımla iyice yuvarladım onu; rüzgârda kuruttum ve bir çakıl taşı haline getirdim…”   

Isparta'nın önsözde belirttiği üzere İslam tarihinin hassas bir dönemini öykünün konusu yaparken gerçeklikle bağını koparmayıp öykünün hakkını vermek esaslı bir iş. Isparta kalkıştığı işin bilincinde olduğunu beyan ederek takdiri okura bırakıyor.   

Gergin Bir Yay gibi başarılı bir ilk kitabın ardından, fantastiği ve kurmacayı etkili bir şekilde icra eden Isparta gerçeği öyküleştirmeyi başararak hadiseleri salt tarihin konusu olmaktan çıkarmış ve edebiyatın/sanatın meselesi haline gelmesine öykü bağlamında önemli bir katkı sağlamıştır diyebiliriz. Aşina olduğumuz hikâyeleri sıra dışı bir biçimde anlatmaya çabalamak ve bu yola halis bir niyetle koyulmak esasen başlı başına takdiri hak ediyor. Yazarında dilediği üzere umarım bu gibi eserlerin sayısı çoğalır.   

Bence İsmail Isparta “Sonrası” ile zihinlerde bir duvarı yıktı.  

Tabii bunun sonrası önemli… 


“…Mızrağın ucuna takılmış Kur’an sayfası dikkatimi çekti. Okumaya çalıştım. ‘Hep birlikte’ yazıyordu. ‘Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp parçalan…” 

Meryem Yavuz

Bu blogdaki popüler yayınlar

AŞKAR 39 İÇİNDEKİLER

ŞİİR

MUŞ BİZİM NEYİMİZ OLUR Özgür Ballı
İMSAKTA LOKMA HESABI Hikmet Çamcı
BURUCİYE MEDRESESİ RAHLEDE BİRİKEN TOZ Erdal Çakır
ALLAH VEKİL, TÜRKİYE VATAN İrfan Dağ
EK KIRK Aziz Mahmut Öncel
ZEMHERİ Çağrı Subaşı
SEVGİ::ODAK Muhammed Sarı
CENNETE GİDEN YOL Yağız Gönüler
"SON GÜLÜMSEME BİR ÖMRÜN ÖZETİ OLDUĞUNDAN" Cihad Özsöz
KUNDURALARIYLA ZIPLAYAN ADAM Şafak Tarhan
KENAR Yasin Fişne
İFTİTAH Eyüp Aktuğ
BEN Kİ Eray Sarıçam
ŞİİRİ SEV, TÜRKİYE'Yİ KORU Ali Yılmaz
ROMA YALNIZ SURLARIYLA YÜKSELİRKEN Merve Parlak
15 TEMMUZ Yunus Emre Altuntaş
SÖZÜN SONBAHARI İdris Ekinci

HİKAYE

YALAZA Mukadder Gemici
KADERİN DÖNGÜSÜ Erol Yıldırım
KUTSANMIŞ Metin Çalı
MİSKET’İN SÜEDA’SI Hafsa Esen

SÖYLEŞİ

İÇİMİZDEN SÖYLEŞTİK I
Şair Şafak Tarhan
İÇİMİZDEN SÖYLEŞTİK II
Cihat Özsöz

TAARRUZNAME

KALANLAR Aziz Mahmut Öncel
BENCE Özgür Ballı
ŞİİRİN YERİNİ BULMAK Sırrı Can Kara
MESÛLİYET MESELESİ
KÖLELİĞİN AZARLANIŞI veya GÖSTERİŞSİZ GÖSTERİ İdris Ekinci
NE İÇİN GELDİK, NEREYE GİDİYORUZ? Merve Yüksel

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ: Hatice Ebrar Akbulut
Hayatımda güzel olan ne varsa öykü de orada. Ben uzunca bir süredir her şeye öykü olarak bakıyorum.”
Sizi öykü yazmaya yönelten şey neydi? Beni öykü yazmaya yönelten şey öncelikle şiir yazamıyor olmaktı; bunun dışında tesadüfen yazdığım şey öykü oldu ve ben öyküye öyle başladım. Yani artık öykü yazmalıyım şeklinde planlı bir durum değildi. Şiiri içimde hissetsem de onu yazamadım ama öyküyü yazabildim. Sanırım olay bu. Hikâye anlatmayı çok seviyormuşum meğer. Hatta ben hikâyeler anlatmak için yaratılmışım. Öğrencilerim de derslerimin hikâye kısımlarından çok keyif aldıklarını söylüyorlar. Ayrıca öykü şiirden daha sağlam bir liman.
Hangi öykü yazarları ve hangi öykü kitapları sizi etkiledi? Sabahattin Ali tüm öyküleriyle beni etkiledi. Refik Halit Karay- Memleket Hikâyeleri, Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm, Abdullah Harmancı-Muhteris, Orhan Duru-Bırakılmış Biri, İzzet Yasar- Camdan Mezbahalar, Necati Tosuner, Cemal Şakar, Mehmet Kahram…

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE KONUŞTURAN: Aşkar Dergisi
Yazarın yakın zamanda çıkan Uzun ve Lacivert Günler isimli öykü kitabı ve öykücülük serüveni üzerine samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
"Aslında bütün derdim ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek. Bunun için uğraşırken dediğiniz gibi bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Öykünün öncelikle bir imkân olduğunu düşünüyorum. Hem de yabana atılmaması gereken önemli bir imkân."

301 ve Sınır isimli öyküleriniz bir acıyı omuzlamakta, gelip geçmeyen ortak gerçekliğimiz ölüm ve vicdan kavramlarına dokunmakta. Bütün bu sınırların arasında "insan" sizin öykülerinizde neye tekabül ediyor? İnsanı öykülerimde özellikle bir şeye tekabül ettirmek gibi özel bir gayretim yok açıkçası. Ama bahsettiğiniz duyarlılıklar yükselince böyle bir algı elbette oluşuyordur. Bu ve benzeri öykülerime çağının tanığı olmak zaviyesinden bakılabilir. Basit, sıradan ve maalesef çok etkisiz bir çaba. Böyle olduğu halde yazmaya devam ediyorum çünkü e…