Ana içeriğe atla

MESÛLİYET MESELESİ


KARACOĞLAN ŞİİRİNDE FRANSIZ ÖPÜCÜĞÜ NİÇİN YOK?

Mehmet Raşit Küçükkürtül

mekteplerde okutulan edebiyat derslerinde, kitaplarında bize tuhaf bir şair tipi öğretilmiş. öğretilmiş diyorum çünkü ders kitaplarının dışına çıkınca bunu fark edebiliyorsunuz. ders kitaplarındaki şiirlere ve sair metinlere yapılan resimlemeler, hocaların şairler hakkındaki verdikleri bilgiler ve yaptıkları yorumlar hep aynı şair tipini zihnimize kazımış: hayalperest, ayakları yere basmayan, melankolik, coşkulu, aykırı... dadaloğlu'nun, köroğlu'nun şiirlerini okusak bile onlarla ilgili anlatılanlar bu garabeti ortadan kaldıracak kuvvette olmamıştır hiç. buradan eğitim sistemine yahut edebiyat eğitimine bir eleştiri mi getireceğiz? böyle yaptığımız takdirde çarpıklığın zeminini örtmüş, belki de hayatımızın bütün veçhelerini tesiri altına alan esas tesirin gözden ırak tutulmasına neden olmuş oluruz. dedemin bıraktığı defterlerde kendi yazdığı şiirlerin yanı sıra kendisinin çağdaşı sayılabilecek şairlerin şiirlerinden de örnekler var. cönk tutma geleneğinden gelen bu tür defterler türkiye'nin dört bir yanında kış gecelerinin vazgeçilmez "medya"sı olma niteliğindeydi. bugün internette necip fazıl kısakürek'in, can yücel'in yalan yanlış, eksik gedik iktibaslarıyla yahut cep telefonlarındaki ismet özel'in kendi sesinden şiirlerin videolarıyla da bir temas biçimi var. insanlar nasıl bu noktaya geldiler? insanları bu noktaya getiren her neyse edebiyatla, şiirle yüz yüze gelme ortamlarını da değiştirmiş, şiirin ne ve şairin kim olduğu konusunda da keskin bir farklılık doğurmuş görünüyor.
...

“DOĞRUNUN YARISI YANLIŞIN TAMAMIDIR”

Ferhat Nabi Güller

Yukarıda zikrettiğimiz başlık İsmet Özel’in “Faydasız Randevu” isimli eserinin muhteviyatından iktibas edilmiştir. Yazımızın içeriği; hem bu başlık üzerinden hem de kitapta sunulan açıklamalardan ve zihnime ve kalbime bıraktığı yansımalardan teşekkül edecektir. Kısmi bir takım doğruların ne kadar doğru olduğu meselesi her veçhesi ile izaha muhtaç bir şekilde karşımızda durmaktadır.
...

GÜRBÜZ ÇOCUKLARDAN ŞIK ÇOCUKLARA

Yağız Gönüler

Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” adlı kitabında “Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir” der. Çünkü insanın neye ihtiyacı olup olmadığını düşüneceği bir zaman olmadığı gibi, önüne ihtiyaçmış gibi sunulan ürünlerin de birer tatmin aracı olmaktan gayrı maksadı yoktur. Anlık mutluluğun peşinde koşan, ne olup olmadığını değerlendirmeden bir an evvel yeni deneyimler kazanmanın heyecanıyla yanıp kavrulan, ilgi çekmeyi, ilgi görmeyi dolayısıyla hazcılığı öne çıkaran bu tüketim manyaklığı tüm dünyayı yiyip bitirirken; “yeni medya” yahut “gücün medyası” adlı mekanizma da bu manyaklığı tüketiciye yedirmek üzere tasarlanmış, kurgulanmış ve yapılandırılmıştır Baudrillard'a göre. Bir diğer kitabı olan “Sessiz Yığınların Gölgesinde” ise toplumsalın bittiğini, artık sinekleşmiş bir kitleden bahsedilebileceğini, çıkan yahut çıkamayan vızıltıların da olsa olsa bir simülasyona maruz kalınması hasebiyle çıktığından söz eder. Dev bir simülasyon vardır ortada. Bizi rey vermeye götüren, reysiz getiren, milletin başı gibi sunulanların ne baş olduğunu ne de ortada millet olduğunu gösteren bir simülasyon. Gazeteler, televizyonlar, dergiler ve reklamlar da bu simülasyonun pompa gücünü oluşturuyor elbette.
...

GÂVURUN EKMEĞİNE PATATES PÜRESİ SÜRMEK

Muhammed Faruk Özcan

Hapşırana “çok yaşa” demeyi ihmal etmiyoruz. Bu “hapşırma-çok yaşa deme” seramonisinin gâvurların hapşırdıkları vakit ruhun bedenden bir an için çıktığına inanmalarından doğduğunu ve bu sebeple hapşıranın ömrüne ömür katması temennisiyle söyledikleri bir söz olduğunu bilmiyoruz. Bilmediğimiz, sonunu görmediğimiz çoğu işi ihmal etmemeye gayret ediyoruz. Modern zamanlarda insanların kılıktan kılığa girmesinin sebebi belki de budur: Sonunu bilmediği yollara çıkarak yolda karşılaştığı her ne varsa ona göre kendine bir rol biçmek. Görünen köy uzakta değildir. Sayılı gün çabuk geçer. Yani demem o ki bir işin sonu görünüyorsa o vakit tez gelecektir. Sonunu bilmediğimiz bir yola koyulursak vakit geçmek bilmeyecek ve bir zaman sonar kendi içimizde kaybolacağız demektir. Bilmeden dilimize doladığımız, zihnimizi ve dilimizi meşgul (işgal edilmiş) eden laf-ı güzafa karşı belki de yapmamız gereken sadece susmak. Evet susmak, modern zamanlarda zillet sayılan susmak.
...
(Yazıların devamı Aşkar 32'de)

Bu blogdaki popüler yayınlar

AŞKAR 39 İÇİNDEKİLER

ŞİİR

MUŞ BİZİM NEYİMİZ OLUR Özgür Ballı
İMSAKTA LOKMA HESABI Hikmet Çamcı
BURUCİYE MEDRESESİ RAHLEDE BİRİKEN TOZ Erdal Çakır
ALLAH VEKİL, TÜRKİYE VATAN İrfan Dağ
EK KIRK Aziz Mahmut Öncel
ZEMHERİ Çağrı Subaşı
SEVGİ::ODAK Muhammed Sarı
CENNETE GİDEN YOL Yağız Gönüler
"SON GÜLÜMSEME BİR ÖMRÜN ÖZETİ OLDUĞUNDAN" Cihad Özsöz
KUNDURALARIYLA ZIPLAYAN ADAM Şafak Tarhan
KENAR Yasin Fişne
İFTİTAH Eyüp Aktuğ
BEN Kİ Eray Sarıçam
ŞİİRİ SEV, TÜRKİYE'Yİ KORU Ali Yılmaz
ROMA YALNIZ SURLARIYLA YÜKSELİRKEN Merve Parlak
15 TEMMUZ Yunus Emre Altuntaş
SÖZÜN SONBAHARI İdris Ekinci

HİKAYE

YALAZA Mukadder Gemici
KADERİN DÖNGÜSÜ Erol Yıldırım
KUTSANMIŞ Metin Çalı
MİSKET’İN SÜEDA’SI Hafsa Esen

SÖYLEŞİ

İÇİMİZDEN SÖYLEŞTİK I
Şair Şafak Tarhan
İÇİMİZDEN SÖYLEŞTİK II
Cihat Özsöz

TAARRUZNAME

KALANLAR Aziz Mahmut Öncel
BENCE Özgür Ballı
ŞİİRİN YERİNİ BULMAK Sırrı Can Kara
MESÛLİYET MESELESİ
KÖLELİĞİN AZARLANIŞI veya GÖSTERİŞSİZ GÖSTERİ İdris Ekinci
NE İÇİN GELDİK, NEREYE GİDİYORUZ? Merve Yüksel

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE

MÜZEYYEN ÇELİK’LE ÖYKÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ: Hatice Ebrar Akbulut
Hayatımda güzel olan ne varsa öykü de orada. Ben uzunca bir süredir her şeye öykü olarak bakıyorum.”
Sizi öykü yazmaya yönelten şey neydi? Beni öykü yazmaya yönelten şey öncelikle şiir yazamıyor olmaktı; bunun dışında tesadüfen yazdığım şey öykü oldu ve ben öyküye öyle başladım. Yani artık öykü yazmalıyım şeklinde planlı bir durum değildi. Şiiri içimde hissetsem de onu yazamadım ama öyküyü yazabildim. Sanırım olay bu. Hikâye anlatmayı çok seviyormuşum meğer. Hatta ben hikâyeler anlatmak için yaratılmışım. Öğrencilerim de derslerimin hikâye kısımlarından çok keyif aldıklarını söylüyorlar. Ayrıca öykü şiirden daha sağlam bir liman.
Hangi öykü yazarları ve hangi öykü kitapları sizi etkiledi? Sabahattin Ali tüm öyküleriyle beni etkiledi. Refik Halit Karay- Memleket Hikâyeleri, Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm, Abdullah Harmancı-Muhteris, Orhan Duru-Bırakılmış Biri, İzzet Yasar- Camdan Mezbahalar, Necati Tosuner, Cemal Şakar, Mehmet Kahram…

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE

ÖYKÜ EDİTÖRÜMÜZ AKİF HASAN KAYA İLE KONUŞTURAN: Aşkar Dergisi
Yazarın yakın zamanda çıkan Uzun ve Lacivert Günler isimli öykü kitabı ve öykücülük serüveni üzerine samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
"Aslında bütün derdim ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek. Bunun için uğraşırken dediğiniz gibi bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Öykünün öncelikle bir imkân olduğunu düşünüyorum. Hem de yabana atılmaması gereken önemli bir imkân."

301 ve Sınır isimli öyküleriniz bir acıyı omuzlamakta, gelip geçmeyen ortak gerçekliğimiz ölüm ve vicdan kavramlarına dokunmakta. Bütün bu sınırların arasında "insan" sizin öykülerinizde neye tekabül ediyor? İnsanı öykülerimde özellikle bir şeye tekabül ettirmek gibi özel bir gayretim yok açıkçası. Ama bahsettiğiniz duyarlılıklar yükselince böyle bir algı elbette oluşuyordur. Bu ve benzeri öykülerime çağının tanığı olmak zaviyesinden bakılabilir. Basit, sıradan ve maalesef çok etkisiz bir çaba. Böyle olduğu halde yazmaya devam ediyorum çünkü e…