Ana içeriğe atla

ÜSTÜNLÜĞÜN AYNI OLUŞTA SORGULANMASI yani “THE HELP”


“The Help” filmi aynı ismi taşıyan kitaptan uyarlanmış bir sinema filmi. Bir gün herhangi bir sinema filmini seyrettikten sonra, bilgisayarın karşısına geçip bu sinema filmini yazacağım aklımın ucundan geçmezdi. Ancak bu film, yakamdan tutup kendisini bana yazdırttı. “The Help” yani “Yardımcı” filmi.

Film 1960’larda Amerika’nın Missisippi kentinde geçen toplumsal çıkmazı anlatıyor. Beyazların uydurmuş olduğu, uydurmaya çalıştığı kanunlarla, beyazlar ve zenciler arasındaki sapkın, derin çizgiye dikkat çekmeye çalışıyor film. O uyduruk kanunları es geçersek filmin niyeti eksik kalır.” “Zenci erkeklerin konulduğu koğuşlarda veya odalarda kimse beyaz bir kadının bakıcılık yapmasını talep edemez. Beyaz ve siyahi okullar arasında kitap alışverişi yapılamaz. Ancak ilk kullanılan ırk tarafından kullanılmaya devam edilebilir. Hiçbir siyahi kuaför, beyaz kadınlara veya kızlara kuaförlük hizmeti veremez. Her kim bu maddeler hususunda beyazlar ve zenciler arasındaki toplumsal eşitlik konusunda halkı yazılı veya sözlü olarak kışkırtmaya kalkarsa hapis cezasına çarptırılacaktır.” (Mississippi Eyaleti Faşist Kanun Maddeleri)” Batı dediğimiz meselenin, uygarlığın resmedildiği gibi olmadığının fotoğrafı. Uyduruk, bakanı kandırmaya çalışan, ayrılıkçı ve bölen bir yapı var ortada ve film bunu yansıtmaya çalışıyor. Başarılı oluyor mu, bir hayli.

Ali Şeriati, Batının medeniyet ve modernizm kavramlarını birbirine karıştırarak bize yutturmaya çalıştığını belirtir. Batı uygarlığı; iyi görünmeyi, iyi giyinmeyi medeniyet, batı uygarlığının elit olmayı üstünlük olarak gördüğünü söyler. Şeriati’ye göre medeniyet insanın içiyle alakalı bir şeydir. Görgü ve kültürlü olmak Şeriati’ye göre medeniyete tekabül eder. Büyük-küçük, Batı’nın bu oyununa birçok insan geldi. Özünü yitirip, özsüzlüğün nehrinde yitip gidenler. Bu Sezai Karakoç’un “Masal” şiirindeki Yedi Oğul’un meselesini hatırlatıyor. Batı uygarlığı böylesi ayrımcılıklara kalkışırken bir yandan da değirmenini döndürmek için uydurduklarını bize yutturmaya çalışmaktadırlar. Şeriati ve Karakoç’un savunduğu mesele tam da budur.
                 
   Filmde, zencilerle beyazların aynı tuvaleti kullanması, aynı banyoda duş almaları mahsur olarak görülmektedir. Bu yüzden ilkel medeniyetlerde olduğu gibi “yardımcı”’ olarak evlerde görev görenler bu ihtiyaçlarını dışarıda görmesi gerekmektedir. Çözüm nedir? Dışarıya yapılmış, aynı şartlara sahip, yine de dışarıda olan tuvaletler. Şehirdeki beyaz kadınlar ancak kocalarına çocuk doğurur, bununla vazifelidirler. Doğurduktan sonra, bakmaları için bu zenci kadınlara teslim ederler. Kendileri konken ve briç partilerinde ancak düşük ücretlerle çalıştırdıkları bu zenci kadınlara eziyet ederler. Filmin ana kurgusunda yer alan bir diğer beyaz anaforu vardır. Bu anafor, üniversite eğitimi görmüş ve Jersey şehrine dönmüş olan Skeeter’dır.
The Help
               
     
   Skeeter, diğer beyaz unsurlardan farklı olarak kendisini yetiştirip büyüten “yardımcı” imgesinden hayatın ne olduğu konusunda pek çok şey öğrenmiştir. Bu itibarla, “yardımcı”nın Skeeter’ın hayatındaki yeri apayrıdır. Gazeteci olan Skeeter, beyazlara hizmet eden bu zenci kadınların sıkıntılarının farkındadır. Bu yüzden sessiz bir tepki başlatmak adına girişimde bulunur. İlk olarak Aibileen ile söyleşerek yola koyulur. Buna diğer “yardımcı” kadınlar eklenir ve bu “yardımcı” kadınlar ile yapılan söyleşiler “The Help” ismi altında kitaplaşır. Kitabın çıkmasıyla beyaz-zenci ayrımındaki kalın duvarlar, Martin Luther King’in de beyanlarıyla yıkılır. Bu sessiz bir zaferdir. Beyaz ve siyahın harmonisiyle elde edilmiş, inançlı sessiz bir zaferdir. Aibileen’in fırtına esnasında sarf ettiği bu sözler filmin kıymetini yansıtma açısından biraz daha değerlidir:” O gün Jackson’da 18 kişi öldü. Onu beyaz, sekizi siyahi. Tanrı bir kasırga yaratmaya karar verdiyse insanların derisinin rengine aldırış etmez.”
            
    Bilindik ve tanıdık bir mesele anlatacağım. Anlattığım meselenin ve filmin özü olacak. Ebuzer, sinirlendiği bir vakit, Bilal’i Habeşiye hitaben :” Ey Kara derili kadının oğlu.” der. Bilal Habeşi buna içerlenir ve Efendimiz’e gider. Efendimiz, Ebuzer’i çağırır ve hakka girdiğini söyler. Ebuzer iç acısıyla, Bilal’i Habeşi’yi bulur ve kendisine vurmasını ister. Bilal, kardeş olduklarını ve bunu yapamayacağını söyler. Efendimiz’in buyurduğu üzere :” Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur.” İslam’ın tüm zamanlara yakışması biraz da bu yaklaşımındandır.

Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…