Ana içeriğe atla

“Gözümün Aydınlığı İsmet Özel Baba” İsimli Şiirim Üzerine Gerekli Açıklama

          Ben şiir yayımlatmaya yeni başlamadım. Belki son birkaç senedir dergilerde biraz daha sık ve düzenli görülmem, Aşkar adının gün geçtikçe daha fazla duyulması İdris Ekinci adının da çokça duyulmasına sebep oldu. Şimdi, bu noktada büyük, artistlik laflar edip meseleyi olduğundan farklı bir yere getirmek istemiyorum. Başlıkta anılan şiirimi yazarken bir bilinci gözettim. Kim ne der, bundan sonra bana nasıl bakılır diye düşünmedim. Bir kompleksim olmadı yani. Ne isem onu, olduğu gibi ortaya koymaya çalıştım. Benim İsmet Özel ile münasebetim, onunla kurduğum bağ herkeslere kolayca anlatılacak, süslenip ikram edilecek, arkasına yaslanıp nemalanacak bir yapıda değil. Sivas’ta yaşıyorum, burada doğdum, büyüdüm, okudum. Hayatımın ezici bir çoğunluktaki kısmını bu şehirde geçirdim. İstanbul’u severim ama orada bir ömür geçirmeyi hiç düşünmedim. Yılda bir defa gitmeye çalışırım. Oradaki ortama da büyük bir hayranlık ya da iştiyak duyduğum yok. Yani İstanbul benim için bir merkezden çok bir imkan oldu. Bu imkanı çoğunluğun kötü değerlendirdiğini düşünüyorum. Oradaki ilişkilerin çok sağlıklı olmadığını, ahlakın demir taraklarla çizildiğini düşünüyorum. Beni bu sağlıksız ve ahlaksız ortamdan ilk önce iki isim uzak tutmuştur: Ali Ayçil ve Osman Özbahçe. Onları da yine İsmet Özel vesilesiyle buldum. İstanbul’u şunun için yazıya taşıdım: Ben oradaki laçka, kaygan, yapışkan ortama göre hareket etmem. İyi olana saygım vardır ve onu incitmemeye çalışırım. Artık orada “seni seviyorum” demek, seni şey(!) yapacağım anlamına geliyor; küfretmek sevgiyi, arkadaşlığı izhar ediyor. Benim zihnim bu kadar gelişmiş, semirmiş değil.
Hep kendi işimi en iyi nasıl yaparım onu düşündüm. Bu manada İsmet Özel, hayatın anlamı ve devan ettirilmesi konularında belki bir insanın diğerine yapacağı en büyük hizmeti yaptı ve yapmaya devam ediyor. Benim yaptığım ise bu hizmete layık olmak ve bivefa olmaktan uzak durmaktır. Dolayısıyla mesele bende gayet sarih, karmaşık bir noktası yok. Burada önemli olan benim edebiyat çalışmalarımdaki geleceğim, şahsi durumlarım değil; asıl üzerinde durulması gereken, bir hayatın ötekine nasıl ulandığı ve karıştığıdır. Eril birisine saygımı ve muhabbetimi ortaya korken ben “baba” diyorum, onu öz babam kadar kıymetli görüyorum ve bunu saklamanın, maniple etmenin gereksiz olduğuna inanıyorum. Zaten bu ifade yaşadığımız toplumda da yabancı olunan bir ifade değil. Tasavvuf geleneğinde mürşit müridin manevi babasıdır. Mürşit müridine babası kadar hatta ondan daha da yakındır. En önemlisi kim babaysa, evladının üzerinde ödenemeyecek kadar hakkı vardır.
            Yazdığım şiir abartılı bulundu, sıkıntılı bulundu, çok sevdiğim bir ağabeyim tarafından da yapmacık bulundu. Ama inanın, ben bütün bunların olacağını biliyordum. Bu olacaklardan haberdar olarak bu şiiri yazdım. Şimdiye kadar yazdığım şiirler üzerine belki de en ağır eleştirileri yazdığım bu şiirle aldım. Ben bu şiiri bunlar söylensin diye, biraz daha arınayım, çapım ve niyetim biraz daha belirginleşsin diye yazdım. Ben bu şiiri yazdım çünkü İdris Ekinci küpünün içinde bu saklıydı. Bu şiiri yazdım çünkü bu şiir beni yeniden doğuracaktı. Ben bu şiiri gözümün önündeki perde yırtılsın diye yazdım. Yazdım çünkü yazılacak başka bir şey bulamadım. Yazdım çünkü yazdırılanın yazılması gerektiğine inandım. Ben bu şiiri bir ömür, kimliğimin serlevhası diye taşımak için yazdım. Çünkü benden İdris Ekinci diye bahsediliyorsa, ben kendimi bir şey olarak buluyorsam bu şiirin yazılması kaçınılmazdı. Bundan sonra bunu aratmayacak daha bir sürü şiir yazacağım. Ve ben, ne şiirden ne de şairlerden ürküyorum. Ürkülecek birsi varsa o da benim. Ben İsmet Özel’i daha iyi tanıdıkça ve ona sadık kaldıkça ürkütecek birisiyim. Böylece kendi ölümümün yanaklarını okşamış oluyorum. Fakat kalan sağların da hainliğinden şüphe duymuyorum. Ne zaman ölürüm bilmiyorum ama eğer mezarımın başına birileri Fatiha okumaya gelirse, bir kişi de cebinden bu şiiri çıkarıp başucumda okusun. 

İdris EKİNCİ  


Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…