Ana içeriğe atla

Şiir Bitmeyecek Abiler!

Şiirin mutfağı nasıl?

Eskiden büyük adammış şair. Şair olanın yanında el pençe divan dururlarmış. Hatta doğu halklarında daha bir ileri gidilmiş şair olan aziz ilan edilmiş. Korunmuş! Artık çağ değişti: Bilgisayarlar girdi hayatımıza, cep telefonları, hızlı trenler, genetik mühendisliği diye bir şey var şimdi.
O yüzden şair birazcık sıkıştı modern çağda; kendisine olan ilgi azaldı. Bu, günümüz şairini kontrpiyede bırakıyor sanki. Geçmişte neydik şimdi nerede duruyoruz gibi bir hava oluşuyor belki. Bu yozlaşmada şairin rolünden çok çağın rolü etkin şüphesiz. Kadim şairlerin günümüz şiirini küçümsemesinin aksine hâlâ iyi şiirler yazılıyor ve hala iyi şairler doğuyor. Okunmuyorsa bu şairin suçu değil okuyucunun suçudur. Bilgisayar başından kalkmayan öğrencinin suçu, internete mahkûm olmuş adamın suçudur bu!
Ama biz hâlâ önemsiyoruz şiiri. Ve hâlâ da önemseyenler ve dünyanın kurtuluşunun şiirsiz olmayacağına yürekten iman etmiş insanlar var. Dolayısıyla şiiri önemsiyorsak şairi de bir yere koymak gerekir. Şiirsevicileri eskiden olduğu gibi sevdiği şiiri okuyup kenara atmak yerine onu tahlil ediyor, şiirin nasıl yazıldığını bilmek istiyor, şairini merak ediyor. “Oğlum bunu nasıl yazdın ya!” diyebiliyor içinden. Şiiri ısrarla sevebilenlere şiirin mutfağına dair sorular sordum ben de genç şairlere. Her ne kadar şairin genci yaşlısı olmazmış ama biz yaşça genç diyelim madem. Sorularımız arasında klişe ama hâlâ merak edilen sorular da var.

Aziz Mahmud Öncel'e sorduk:
Şiir yazmaya ne zaman başladınız? Klasik şair sorusu olarak algılamayın lütfen bunu. Bir an var mı mesela? Birgün İsmet Özel'in “Yıkılma Sakın” şiirini okurken bir ışık yanar ilham gelir ve “Evet!” dersin alırsın ilk şiirini yazarsın? Var mı böyle bir başlangıç anı?

Şiire ortaokulda başladım. Orhan Veli’nin bir şiirinden bahsediyordu öğretmen. “Bu ne ya!” dedim. Sonrasında Necip Fazıl’ın bir şiiri sızdı ruhumdan içeri. İki şiir arasında düşündüm durdum. Düşündükçe mısralar aktı kâğıtlara. Kimseye göstermedim. Kimseye şiirden bahsetmedim. Yıllar sonra ortaokul kitaplarım arasında iki şiir buldum. Arkadaşlarıma yazmışım. Ve üniversite yıllarımdı bir şair ağabeyimle paylaştım bir şiirimi. O uzun süreç acılı ve yalnız bir dönemdi. Ve o ilk iki şiir Orhan Veli ile Necip Fazıl arasındaki gerilimli düşüncelerimden neşet etmişti.

Çevreniz sizin şair olduğunuzu biliyor mu? Mesela az çok edebiyat ortamında tanındığınızı falan... Belki anne, baba, eş biliyordur ama diğer akrabalar, okul-iş çevresi mesela nasıl tepki veriyorlar, önemsiyorlar mı? Yoksa en son bildiği şair olan Mehmet Akif veya Nazım Hikmet'ten dizeler okuyup sana nasihat mi ediyor,"Bu da şiir mi?" babında?

Çevrem biliyor. Dayım bir artı... Sevdiğim kız büyük bir artı... Annem, babam okurlar, anlamaya çalışırlar; onlar en iyi Kuran okur. Hayranım Kuran okumalarına.

Bazıları numara yapıyor, “Aaaaa ne güzel!” diyorlar. Ama belli gözlerinden “Ne saçma şeyler bu şiir mi!” diyorlar içlerinden. Kimi bu adam, ne dese biz anlamayız diyor. Konuşunca edebiyat yapıyor gibi bakıyorlar, kitap okuduğumu görünce bir yerlerde, gözlerini kısıp bakıyorlar. Eğilip kitaba da bakıyorlar. Hiç duyulmamış kitaplar olduklarını görünce evlerine gidip, odalarına geçip “Yeni Ay” kabilinden “best seller” harikuladelerini okuyorlar. Bana soruyorlar “Ben şunu okuyorum” sen okudun mu diye, bu sefer gözlerimi kısıp ben duymadım o kitabı diyorum. Mutlu oluyorlar. Bazıları bunu hak ediyor belki.

Bu soru biraz klişe evet itiraf edeyim ama insanların en merak ettiği soru bu! Şairler de itiraf edemiyor ama bu soruya onlar da cevap vermeyi seviyor: Nasıl yazıyorsunuz? İlhama inanıyor musunuz mesela? Şaire göre acayip değişiyor bu. Cahit Zarifoğlu inanmıyor mesela ilhama, her oturduğunda kâğıdın başına bir şeyler yazabiliyor. Sizin yazmak için bir takıntınız var mı? Süt içmeden asla yazamam, illaki Mozart dinlemem lazım ya da şu şairden bir kuple okumalıyım ki bir şeyler yazayım... Yoksa birden durup dururken vahiye benzer birşey mi geliyor sizi yazmaya iten?

Balık olmak Zarifoğlu’na yakışıyor. Adam ilhamın içinde yaşamış. Ben de uzun süre öyleydim. Baktım Zarifoğlu’nu taklit ediyorum anında terk ettim. Ve şu oldu sonra: Ben her temiz yaşadığımda ilham bir sarıyor bir sarıyor ki beni sormayın. Ama bu anlarda yazamıyorum her nedense. Birike birike pisliğin içinde beni sıkıştırıyor ilham. İnsanların pisliği çok ağır geliyor derken birkaç kelime köpük köpük…
Bir yanım sanki ilhamı kutsuyor. Ansızın gelen ilhamlarda ben’i ortadan kaldırmakta zorlanıyorum. Yazıp atıyorum bir kenara; günler, haftalar, aylar sonra ancak tekrar dönüp bakıyorum. Ekleme yapıyorum kimine, kimini siliyorum/atıyorum, kimini, kimini de öylece yayınlamaya karar veriyorum.
Sadece yalnızken yazmayı seviyorum artık. Eskiden her şekilde yazardım. Ama artık tahammülsüzüm.

Sizce Word'de şiir yazılır mı? Yoksa bilgisayar şiiri öldürür mü? Şiir hala kalem ve kâğıt kullanarak mı yazılmalıdır?

Word’de de şiir yazılır, sarı saman kağıtlara da. Not defteri cepte, çantada gezdirilir; kelimeler yazılır, cümleler kurulur. Terkipler ardı ardına gelir. Bir word sayfası da bunu yapar. Ezberleyerek de aynısı yapılır. Şiirin yazılma sürecinde aklımda kalmasına tahammül edemiyorum. Yazıp bir çıbanı patlatmak istiyorum. Word de yapıyor bunu, herhangi bir kâğıt da… Yine de tamamını Word’de yazdığım tek şiir “Siyanür Mevkii” şiiriydi.


Enes Malikoğlu



Söyleşinin bulunduğu sayfaya gitmek için

Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…