Ana içeriğe atla

Arz-ı Hâl

                                                                               İdris EKİNCİ



           Adımız, “İsmet Özelci” tabiriyle anılır olmuş. Hayatta beni en çok sevindiren meselelerden biri de olmaya, yapmaya çalıştığım şeylerle itham edilmemdir. Demek ki yapıp ettiklerimde hem bir samimiyet hem de istikrar var. Evet, ben, kelimenin tam anlamıyla bir İsmet Özelciyim. Bu durumdan hiçbir zaman gocunmadım. Bilakis buna layık olmayla uğraşıyorum. İsmet Özel’in Türk düşüncesi ve edebiyatına neler kattığı herhalde herkesin malumudur. Ben onu bir silsilenin devamı olarak gördüm ve tanıdım.
Necip Fazıl ile başladım bu işe. Gençliğimde herkesin dilinde o vardı. Baskın bir güce sahipti Necip Fazıl. Bir kesimin, özellikle üzerinde durduğu, fikir birliğine vardığı bir isim. Eğer edebiyatla uğraşıyorsanız, şiirle bir ünsiyetiniz varsa, Müslümanca bir fikre sahip olmaya gibi bir meyliniz varsa, Necip Fazıl uğramadan geçemeyeceğiz bir sokaktır. Yetiyor mu peki? Elbette hayır. Niyetiniz yolu devam ettirmek ve genişletmekse, başka sokaklara da duraklara da uğramak zorundasınız. Sonraki durak benim için Sezai Karakoç oldu. Karakoç, sanat anlayışıyla daha geniş, fikir olarak daha da gövdeleşmiş bir şahıstı. Üstelik onun yazdıkları daha geniş kitlelere hitap ediyor, daha bir kabul görüyordu. Benim gözümde çağdaş bir dervişti Karakoç. Kendi halinde, piyasaya pek çıkmayan, sadece eserleriyle gündeme gelmeye çalışan bir şair ve düşünürdü. Yalnız bir durgunluk vardı onda. Bir parti girişimi olmasına karşın bir içe çekilmişlik vardı. Her şeye rağmen bizim önümüzde büyük bir kültür ve dava adamı olarak duruyordu. Karakoç’u defalarca okudum. Özellikle şiirlerini her yıl baştan ayağa gözden geçirmeyi bir gelenek haline getirdim. Ondan çok şey öğrendim ve öğrenmeye devam ediyorum. Yetti mi? Elbette hayır.
Gençtim. Üniversite havaları vardı üzerimde. Bir şeyler yapmak istiyordum, bir şey olmak istiyordum. Toparlanmak, konumumu sağlamlaştırmak, fikirlerimi derinleştirmek istiyordum. İşte tam da bu noktada bir dostumun aracılığıyla İsmet Özel’in şiirleriyle karşılaştım. Bir başkalık vardı onda, bir dirilik, kendinden eminlik; aynı zamanda bir zorluk, alışılmamışlık. Merak ettim bu adamı; kimdir, necidir, nerden gelmiştir, bu eserleri nasıl oluşturmuştur falan. Gördüm ki benim geldiğim yerden gelmiyor. Solcuymuş, ihtida etmiş. Ama nasıl bir ihtida... mübarek, sanki o ana kadar ihtida ettiği yol için yaratılmış da zamanını bekliyormuş. Sonra birer birer kitaplarını okumaya başladım. Bakayım dedim, neler anlatıyor, gerçekten bir derinlik, vukufiyet var mı diye. Gördüğüm bir önceki tecrübemi pek yalanlamadı. Adam aşağı yukarı herkesin övgüyle karşıladığı şiirler yazmış, kitaplarında belirli bir seviyenin altına hiç düşmemiş, nabza göre şerbet verme kolaycılığı hiç yok, düşüncelerini hem felsefi hem de kaynağa dayandırma açısından oldukça sağlam kurgulamış ve en önemlisi okuyanda kesinlikle kalıcı izler bırakan eserler oluşturmuş. Dahası hayatıyla da düşüncelerini desteklemiş. Bir paye uğruna duruşundan taviz vermemiş. Kim ne der, ne düşünür diye sinik kaygılara kapılmamış. İnanılmaz boyutlarda üretmiş, hiç durmamış. Bulunduğu ortamların laçkalığından, düzeysizliğinden uzak durmuş. Ciddi, samimi ve sağlam durmuş; özverili davranmış. Bir yazardan, şairden daha ne beklenir?
             Gelelim Özel’in hayat çizgisindeki gelişmelere. Sol düşünceye sahipken çevresindeki çıkarcı, ideallerini gelecekteki elde edecekleri uğruna inkar eden, satan solculardan olmamış. Müslümanken, inancını bir getiri için türlü şekillere büründüren kimlik Müslümanlarından olmamış. Hatta muhafazakar olmanın bir ayrıcalık olduğu zamanlarda, sırf kabul görmek için düşüncelerini eğip bükmemiş, yumoşlaşmamış. Şimdi de herkesin olanca dünyevi, kapitalist, liberal, Amerikancı, sözüm ona özgürlükçü olduğu zamanlarda “Türk Olmak” demiş. Yani samimi, yani niye inandığını bilen, yani dünya sistemini iyi tahlil eden, Müslümanların ve İslam’ın önündeki engelleri gören, yok oluşun önünde şereflice durmaya çalışan, sıkı inanan insanlardan bahsetmiş. Herkesin pastayı bir köşesinden tutmaya çalıştığı zamanlarda asıl gayeyi hatırlatmış. Varoluşun boyutlarını kaleminin gücü elverdiğince anlatmaya çalışmış. Ahlakı, ibadeti, şiiri, aşkı, inancı kimsenin duyamadığı yanlarıyla söylemiş. Cümleleri bir çıkış noktası olmuş, ezberlenmiş. Onun açtığı yoldan yürüdüğünü iddia edenler,
almış başını gitmiş; üslubunu, buluşlarını çalmış ve kullanıp bir yerlere gelmişler.

             Peki ben ne yaptım? Ona ithafen birkaç şiir yazdım, mütevazı bir şiir kitabı yayınladım ve bir de arkadaşlarla birlikte Aşkar'ın 13. sayısını çıkardım . Peki İsmet Özel ne dedi bu olanlara? İnanın çok da umursamadı. Çünkü onun gayesi farklı; bir duruştan, mevziden bahsediyor o. Hayata bakıyor, artistlik hareketlere değil. Ama takip ediyor, biliyorum. Bundan sonra atacağımız adımlara bakıyor.

 “ Bu dünya nimetlerinin nimetten olmadığını” çok iyi biliyor.
 Bana düşen onu daha iyi anlamak ve daha sağlam bir kavrayışla kavramak, bunu yapmaya çalışıyorum. Yani “İsmet Özelci” olmanın içini doldurmak için elimden geleni yapıyorum.

 İnanın, İdris Ekinci ve İsmet Özel yan yana çok güzel duruyor. Ben yaşadığım sürece de hep yan yana duracaklar!

Not: Bu yazılanlar Aşkar dergisini değil, yazıyı kaleme alan İdris Ekinci’yi bağlıyor. Fakat başka bağlanmak isteyenlere her zaman fazladan bir kulpu hazır bulunduruyoruz.
    


  

Bu blogdaki popüler yayınlar

“BEN SENİ SONRA ARARIM” VE “PASLI ÇİÇEK” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

İdris Ekinci sordu, Özgür Ballı ve İrfan Dağ cevapladı.
Ben Özgür Ballı’nın şiirlerinde hep bir içtekileri dökme, açığa vurma görüyorum. Bunu hep cins bir dil kullanarak yapıyorsun, burayı biraz anlayabiliyoruz. Tekrar geri toplamaya çalışsan, bize hangi yolu tercih edeceğini anlatabilir misin?
Sanırım bildiğim tek yol bu. Yani aslında dökerken toplamak gibi, farkına varmak gibi sevgili Hocam. Kabullenmek gibi, biraz daha acıtarak yazarken, okurken biraz daha iyileşerek belki. Tekrar geri toplamaya çalışsam ne kadar başarılı olabilirim, bir kere dökülen şey, nasıl toplanırsa toplansın, değişmiş, bozulmuştur belki biraz değil mi? Tekrar geri toplamaya çalışmıyorum, dökülen dökülsün, kalanlar bana yeter, yetiyor. Hayat böyle bir şey değil mi zaten, hayat bunların toplamı değil mi? Bak burada da bir iç döküş yaşanıyor belki şimdi, şu anda yani. Geri toplamaya gerek var mı sence?
Bence her şey olduğu yerde kalsın. Biraz içe dönük hayatına değinmek istiyorum. Senin açından içinde bulunduğun ha…

Aşkar Dergisi 41. Sayı Bülteni

Aşkar Dergisi’nin Ocak – Şubat – Mart 2017 tarihli 41. sayısı çıktı. 10. yılının ilk sayısını çıkaran Aşkar, kapağında Karacaoğlan’ın şu mısraları ile okurunu karşılıyor.
“Karacoğlan der ki ismim överler, / Ağu oldu yediğimiz şekerler, / Güzel sever deyi isnad ederler, / Benim haktan özge sevdiğim mi var?”
Osman Özbahçe, Özgür Ballı, Aziz Mahmut Öncel, İrfan Dağ, Eray Sarıçam, Hikmet Çamcı, Merve Parlak, Ali Yılmaz, Eyüp Aktuğ, Yasin Fişne, Yunus Kadıoğlu, Yunus Emre Altuntaş, Burak Çelik, Mehmet Biter, Mustafa Ay, Çağrı Subaşı, Örsan Gürkan Aplak, Seyit Köse, Şafak Tarhan, Yavuz Ertürk bu sayının şairleri.
Öykü bölümünde ise Akif Hasan Kaya, Ayşegül Genç, İsmail Demirel, Metin Çalı öyküleri ile yer alıyor.
Hüseyin Karacalar, İsmail Demirel ile ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştu.
Bu sayının Mesuliyet Meselesi bölümünde ise İdris Ekinci, Ferhat Nabi Güller ve Merve Demirkıranın yazıları yer aldı.İdris Ekinci'nin ; "İtikatta İsmet Özel Amelde Müptezel" başlıklı yazısı,…

Ah’lar Ağacından Bir Yaprak Daha:
Ah! Didem Madak

1970 doğumlu. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince “düzgün insan” olamadı. Tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük gibi işlerde çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayınlandı. Grapon Kağıtları isimli ilk kitabı İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı.
Yukardaki satırlarla tanıtılıyor Didem Madak , 2002 yılında yayımlanmış Ah’lar Ağacı kitabının girişinde. Ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiği doğrudur ama hiçbir zaman yeterince düzgün bir insan olamadığı konusunda kendisiyle hemfikir değilim.
24 temmuz’dan bu yana bu satırları yazabilmek için bu yazının başına defalarca oturdum. Grapon Kağıtları, Pulbiber Mahallesi kitaplarını da okudum ama Ah’lar Ağacı kitabı bir başka. Ah’lar Ağacı şiiri bambaşka.
24 temmuz 2011 tarihinde kolon kanserinden öldü Madak. 41 yaşındaydı.
Şimdi onun için bir güzelleme yazmak niyetim vardı, ama sonra gördüm ki, gü…